📍BARLA'DA ÜSTADIN EVİ
Konum
📍 BARLA İLE İLGİLİ GENEL BİLGİLER
Barla, Bediüzzaman Said Nursî’nin 1926’dan 1934’e kadar sekiz yıl boyunca göz hapsinde tutulduğu yerdir.
Bediüzzaman Barla’ya sürgüne gönderildiğinde burası kuş konmaz kervan geçmez misali bir dağ köyüydü.
Barla’ya sürülme sebebi ise, onu kalabalık şehirlerden uzaklaştırıp ücra bir köye atarak, onun mücadelesini ve Kur’ân’a olan hizmetine engel olmaktır.
Ancak bu sürgün büyük bir rahmet olur. Zira, Üstadın nur risalelerini telif edecek böyle sakin ve tefekkürlük bir yere ihtiyacı vardı. Nitekim risalelerin yaklaşık yüzde 80i bu civarda yazılacaktı. Al-i İmran Suresi 34üncü ayette Allah şöyle buyurur: "Onlar tuzak kurdular. Allah da tuzak kurdu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.
Ancak Üstad Bediüzzaman’ın Barla’ya sürülmesiyle Barla, Nur’un ilk kapısı olur. Bediüzzaman burada büyük bir çınar ağacının yanında bulunan evde, milyonlarca mü’minin imanının kurtulmasına vesile olan Risale-i Nur’un büyük bir bölümünü te’lif eder.
Bediüzzaman, 1927 yılında Isparta’dan buraya sürgün geldiğinde Nahiye Müdürü’nün ricasıyla Muhacir Hafız Ahmet'in misafiri olur. Bu evde 27 gün kaldıktan sonra, kendi ricasıyla oradan, köyün “köy odası” olarak kullanılan Yokuşbaşı Mescidi’nin yanındaki ilk evine taşınır.
Barla'daki eve girdiğinizde soldaki ilk kapı mutfak olarak kullanılmaktaydı. Soldan ikinci kapı(dipteki oda) üstadın kaldığı odasıdır. Sağdaki ağaca yakın olan uzun ince bölüm ise balkondu. Üstad buradan birkaç adımla Çınar ağacındaki tefekkür köşküne çıkardı.
📍 ÜSTAD BEDİÜZZAMAN'IN BARLA'DA GÜNLÜK HAYATI NASILDI?
Tarihçe-i Hayat Eserinden:
Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri, Barla'da sekiz sene kadar kalmıştır. Ekserî zamanlarını kırlarda, bağ ve bahçelerde geçiriyordu. İki-üç saat kadar uzaklıktaki tenha dağlara veya bağlara çekilir, Nur Risalelerini te'lif eder; bir taraftan da te'lif ettiği risaleler Isparta ve havalisinde el yazısıyla istinsah edilip kendisine gönderildiğinde bunları tashih ederdi. Bir gün içinde hem tashihat yapar, hem gidip gelme dört-beş saat süren yerlere yaya olarak gider, hem aynı günün üç-dört saatini te'lifata hasreder ve hem de çok zaman yemeğini kendisi hazırlardı. O zamanlarda kırk yerde risaleler, Risale-i Nur'a müştak ilk talebeler tarafından el yazısıyla çoğaltılıyordu. Üstad bu kitabları sırtına yüklenir; dağ, bağ veya kırlara kadar gider, orada tashihini yapar, evine gelirdi. Nefye mahkûm edilerek, zamanın en dehşetli zulmüne maruz bırakılmış ve kimse ile görüşmesine müsaade edilmemişti. Fakat o, bu yokluk içinde tükenmez bir varlığa kavuşmuştu. Çünkü o, âlem-i İslâm ve insaniyeti tenvir ve irşad edecek Kur'andan gelen iman hakikatlarını te'lif ediyor ve aynı zamanda neşrediyordu. Bütün meşgalesini, te'lif etmekte olduğu eserlere hasretmişti.
Birgün gelecek bu eserler Anadolu'ya yayılacak, âlem-i İslâm merkezlerine gidecek, ehl-i siyasetin nazar-ı dikkatini celb edecek ve o zaman, âlem-i İslâmın asırlardır bayraktarlığını yapmış bir millet içerisinde yerleştirilmek istenen dinsizlik, imansızlık ideolojilerini parçalayacak; son asırların dalâlet tâğutlarının şahs-ı mânevîsinden ibaret olan ehl-i küfür, ehl-i sefahet ve ehl-i dalâlet cereyanlarının bu vatanı istilâsına sed çekecek, istikbal nesillerinin ebedî kurtuluş ve saadetini temine medar olacaktır.
📍 BARLA'DAKİ EVİN MAHİYETİ
Tarihçe-i Hayat Eserinden:
Üstadın Barla'daki ikametgâhı, iki odadan ibaret bir evdir. Esasen müstakil bir evi ve yeryüzünde taht-ı tasarruf ve temellükünde bir karış yeri dahi yoktur. Barla'da sekiz sene müddetle ikamet ettiği ev, üç yüz elli milyon ehl-i İslâmın merkezi hükmünde ilk dershane-i Nuriyesidir. Bu dershane-i Nuriyenin altında, daimî akan bir çeşme vardır. Ve önünde, dershane-i Nuriyeye bitişik çok kalın ve üç sütun halinde semaya yükselen gayet muhteşem bir çınar ağacı vardır. Çınar ağacının dalları arasında bir kulübecik yapılmıştır. Burası, Hazret-i Üstad'ın bahar ve yaz mevsimlerindeki istirahatı ve vazife-i tefekküriye ve ubudiyeti için en münasib bir menzildir. Üstad'ın sıddık hizmetkârları, talebeleri ve Barla ahalisi diyorlar ki: "Üstadı, geceleri, dershane-i Nuriyenin önündeki bir şecere-i mübareke olan çınar ağacının dalları arasında bulunan kulübecikte sabahlara kadar tesbihat ile, ezkâr ile terennüm eder görürdük. Hele bahar ve yaz mevsimlerinde bu muhteşem ağacın binlerce dalları arasında şevk u cezbe içinde uçuşan kuşlar arasında Üstad'ın böyle sabahlara kadar çalışmasını görürdük de; ne zaman uyur, ne zaman kalkar bilemezdik."
Üstad çok hasta olur, çok vakitleri de hastalık ve sıkıntı ile geçerdi. Pek az yer, o da bir parça çorba gibi mahdud bir şeydi. Geceleri, Kur'an-ı Kerim'den vird edindiği sureleri ve Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın münacat-ı meşhuresi olan Cevşen-ül Kebir namındaki münacatını ve Şah-ı Geylanî ve Şah-ı Nakşibendgibi eazım-ı evliyanın münacat ve hizblerini ve salavat-ı Nuriyeleri ve bilhâssa Risale-i Nur'un menbaı olan "Hizb-ün Nuriye"yi ve âyât-ı Kur'aniyenin lemaatı olan ve bir silsile-i tefekkür bulunan ve Yirmidokuzuncu Lem'ada cem'edilen hizb ve münacatları okur, bunları tamam edince de yine Risale-i Nur'la meşgul olurdu. Gündüzleri ise, daima Risale-i Nur'un mütalaası ve tashihi ile meşgul olur; Risale-i Nur hizmetini herşeye tercih eder, Risale-i Nur'a ait yetişecek acele bir iş zamanında diğer meşguliyetlerini bırakır, evvelâ o işi tamamlardı.
Said Nursî, bahar mevsiminde menzilinin önündeki muhteşem çınar ağacının dalları arasındaki kulübeciğe çıkar, vazifesini orada îfa eder; Risale-i Nur'un hakikatlarını, menba' ve maden-i hakikîsi olan mele-i a'lâda tefeyyüz ve temaşa ve tefekkür ederdi. Üstadın, gerek
شَجَرَةٌ مُبَارَكَةٌ
(Mübarek bir ağaç Nur suresi 35.ayet)
sırrına mazhar olan bu çınar ağacı ve gerekse Çam Dağlarındaki o çok ünsiyet ettiği ağaçların ve dağların başındaki tefekkür ve hissiyatını ifade edebilmek acaba mümkün müdür? Aslâ mümkün değildir!
📍 BARLA NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ?
Tarihçe-i Hayat Eserinden:
Barla, ehl-i imanın mânevî imdadına gönderilen Risale-i Nur Külliyatının telif edilmeye başlandığı ilk merkezdir. Barla, millet-i İslâmiyenin, hususan Anadolu halkının başına gelen dehşetli bir dalâlet ve dinsizlik cereyanına karşı, Kur’ân’dan gelen bir hidayet nurunun, bir saadet güneşinin tulû ettiği beldedir. Barla, rahmet-i İlâhiyenin ve ihsan-ı Rabbanînin ve lûtf-u Yezdânînin bu mübarek Anadolu hakkında, bu kahraman İslâm milletinin evlâtları ve âlem-i İslâm hakkında, hayat ve mematlarının, ebedî saadetlerinin medarı olan eserlerin lemean ettiği bahtiyar yerdir.
Bediüzzaman Said Nursî, Barla nahiyesinde daimî ve çok şiddetli bir istibdat ve zulüm ve tarassut altında bulunduruluyordu. Barla’ya nefiy sebebi ise, kalabalık şehirlerden uzaklaştırıp böyle ücra bir köye atılarak, ruhunda mevcut hamiyet-i İslâmiyenin feveran etmesine mani olmak, onu konuşturmamak, söyletmemek, İslâmî, imanî eserler yazdırmamak, âtıl bir vaziyete düşürüp dinsizlerle mücahededen ve Kur’ân’a hizmetten men etmek idi. Bediüzzaman ise, bu plânın tamamen aksine hareket etmekte muvaffak oldu. Bir an bile boş durmadan, Barla gibi tenha bir yerde Kur’ân ve iman hakikatlerini ders veren Risale-i Nur eserlerini telif ederek perde altında neşrini temin etti. Bu muvaffakiyet ve bu muzafferiyet ise, çok muazzam bir galibiyet idi. Zira o pek dehşetli dinsizlik devrinde, hakikî birtek dinî eser bile yazdırılmıyordu. Din adamları susturulup yok edilmeye çalışılıyordu. Dinsizler Bediüzzaman’ı yok edememişler, uyuşmuş kalb ve akılları ihtizaza getiren İslâmî ve imanî neşriyatına mâni olamamışlardı. Bediüzzaman’ın yaptığı bu dinî neşriyat, yirmi beş senelik eşedd-i zulüm ve istibdad-ı mutlak devrinde hiçbir zatın yapamadığı bir iş idi.
Bediüzzaman, Barla’ya 1926-1927 senelerinde nefyedilmiştir. 1 Bu tarihler, Türkiye’de yirmi beş sene devam edecek bir istibdad-ı mutlakın icrâ-yı faaliyetinin ilk seneleri idi. Gizli dinsiz komiteleri, “İslâmî şeairleri birer birer kaldırarak İslâm ruhunu yok etmek, Kur’ân’ı toplatıp imha etmek” plânlarını güdüyorlardı. Buna muvaffak olunamayacağını iblisane düşünerek, “Otuz sene sonra gelecek neslin kendi eliyle Kur’ân’ı imha etmesini intaç edecek bir plân yapalım” demişler ve bu plânı tatbike koyulmuşlardı. İslâmiyeti yok etmek için, tarihte görülmemiş bir tahribat ve tecavüzat hüküm sürmüştür.
Evet, altı yüz sene, belki Abbasîler zamanından beri, yani bin seneden beri Kur’ân-ı Hakîmin bir bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyan Türk milletini, bu vatan evlâtlarını, İslâmiyetten uzaklaştırmak ve mahrum bırakmak için, Müslümanlığa ait her türlü bağların koparılmasına çalışılıyor ve bilfiil de muvaffak olunuyordu. Bu vâkıa cüz’î değil, küllî ve umumî idi.
Milyonlarca insanın, hususan gençlerin ve milyonlar mâsumların, talebelerin iman ve itikadlarına, dünyevî ve uhrevî felâketlerine taallûk eden çok geniş ve şümullü bir hadise idi. Ve kıyamete kadar gelip geçecek Anadolu halkının ebedî hayatlarıyla alâkadardı. O zaman ve o senelerde, bin yıllık parlak mâzinin delâlet ve şehadetiyle, Kur’ân’ın bayraktarı olarak en yüksek bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş bulunan kahraman bir milletin hayatında, İslâmiyet ve Kur’ân aleyhinde dehşetli tahavvüller ve tahripler yapılıyor ve cihanın en namdar ordusunun bin senelik cihad-ı diniye ile geçen parlak mâzisi ve o mâzide medfun muhterem ecdadı, yeni nesillere ve mektepli talebelere unutturulmaya çalışılıyor ve mâzi ile irtibatları kesilerek birtakım maskeli ve sûretâ parlak kelâmlarla iğfalâtta bulunularak, komünizm rejimine zemin hazırlanıyordu. İslâmiyetin hakikatinde mevcut maddî-mânevî en yüksek terakkî ve medeniyet umdeleri yerine, dinsiz felsefenin bataklığındaki nursuz prensipler, edepsiz edip ve feylesofların fikir ve ideolojileri, gizli komünistler, farmasonlar, dinsizler tarafından telkin ediliyor ve çok geniş bir çapta tedris ve talime çalışılıyordu. Bilhassa İngiliz, Fransız gibi İslâm düşmanlarının İslâm âlemini maddeten ve mânen yıpratmak, sömürmek emellerinin başında, kahraman Türk milletinin dinî bağlardan uzaklaştırılması, örf-âdet, an’ane ve ahlâk bakımından tamamen İslâmiyete zıt bir duruma getirilmek plânları vardı ve bu plânlar maalesef tatbik sahasına konmuştu.
İşte, Bediüzzaman Said Nursî’nin, Risale-i Nur’la Anadolu’daki hizmet-i imaniye ve Kur’âniyesine cansiperane çalışan bir fedai-yi İslâm olarak başladığı seneler ki, zemin yüzünün görmediği pek dehşetli bir dinsizlik devrinin başlangıcı ve teessüs zamanı idi. Bunun için, Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’la hizmetine nazar edildiği vakit, böyle dehşetli bir zamanı göz önünde bulundurmak icap eder. Zira, tarihte emsali görülmemiş bu kadar ağır şerait tahtında yapılan zerre kadar hizmet, dağ gibi bir kıymet kazanabilir; ufacık bir hizmet, büyük bir değeri ve neticeyi haiz olabilir.
İşte Risale-i Nur, böyle dehşetli ve ehemmiyetli bir zamanın mahsulü ve neticesidir. Risale-i Nur’un müellifi, yirmi beş senelik din yıkıcılığının hükmettiği dehşetli bir devrin cihad-ı diniye meydanının en büyük kahramanı ve tâ kıyamete kadar ümmet-ı Muhammediyeyi (a.s.m.) dârüsselâma davet eden ve beşeriyete yol gösteren rehber-i ekmelidir. Ve hem Risale-i Nur, Kur’ân’ın elmas bir kılıncıdır ki, zaman ve zemin ve fiiliyat bunu kat’iyetle ispat etmiş ve gözlere göstermiştir. İşte öyle elîm ve fecî ve dehşetli bir devri ihdas eden dinsizlerin icraatı olan pek ağır şartlar dahilinde Bediüzzaman’ın inayet-i Hakla telife muvaffak olduğu Risale-i Nur eserleri, dinsizliğin istilâsına karşı, yıkılması gayr-ı kabil olan muazzam ve muhteşem bir sed teşkil etmiştir. Risale-i Nur, maddiyunluk, tabiiyunluk gibi dine muarız felsefenin muhal, bâtıl ve mümtenî olduğunu, cerh edilmez burhanlarla, aklî, mantıkî delillerle ispat ederek en dinsiz feylesofları dahi ilzam etmiştir. Küfr-ü mutlakı mağlûbiyete duçar etmiş, dinsizliğin istilâsını durdurmuştur.
📍 PADİŞAH ÇOCUKLARI HATIRASI
Mufassal Tarihçe-i hayat Eserinden:
Bizzat Tahirî Mutlu Ağabey’den şöyle dinlemiştik. Tahirî Ağabey de Merhum Santral Sabri’den dinlediğini anlattı:
“Üstâdımız Barla’ya geldikten sonra, başlattığı Risale-i Nur te’lifatıyla ve bizlere müşfikane iman dersleri vermesi münasebetiyle bir gün bana demişti ki: “Siz padişah çocukları olduğunuz için, yanıma ders almaya gelmek değil, belki ben sizlere ders vermek için ayağınıza getirildim. Çünki eskiden, padişahlar çocuklarını medreseye hocaların yanına göndermiyorlardı. Belki memlekette iyi âlim, iyi Üstâd kim ise, onları bulur, sarayına götürür, çocuklarını okuttururlardı.
Aynen öyle de, sizler de İslâmiyet’e büyük hizmetleriniz ve ecdadınızın İslâm bayraktarlığı yapmaları hasebiyle, Cenab-ı Hak sizleri bir padişah çocuğu gibi yanıma ders almaya göndermeyip, belki beni sizin ayağınıza getirerek ders verdirdi.” mealinde dinlemiştik.
📍 ÇINAR AĞACI İLE İLGİLİ
"Barla'da Medrese-i Nuriyenin önünde bulunan çınar ağacı hakkında Üstad şöyle diyordu:
"Ehl-i hükümet gelerek, 'Eğer razı olursan şu ağacın bir dalını keseceğiz, sana da on bin altın vereceğiz; bu parayı Risale-i Nur'un hizmetine sarfedersin' deseler, Vallahi razı olmam
Tanıyanların Dilinden - 77
📍 ÜSTAD ÇINAR AĞACINDAN ÖRNEK VERİYOR
Sözler Eserinde Geçen Bir Bölüm:
Evet, bir bahr-i müsebbih olan şu semâvâtın kelimât-ı tesbîhiyesi güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi; bir tayr-ı müsebbih ve hâmid olan şu zeminin dahi elfâz-ı tahmîdiyesi hayvanlar, nebâtlar ve ağaçlardır. Demek her bir ağacın, her bir yıldızın cüz’î birer tesbîhâtı olduğu gibi; zeminin de ve zeminin her bir kıt‘asının da ve her bir dağ ve derenin de ve berr ve bahrinin de ve göklerin her bir feleğinin de ve her bir burcunun da birer tesbîh-i küllîsi vardır. Şu binler başları olan zeminin her başında yüz binler lisânlar bulunan ve her lisânda yüz bin tarzda tesbîhât çiçeklerini, tahmîdât meyvelerini âlem-i misâlde tercümanlık edip gösterecek ve âlem-i ervâhta temsîl edip i‘lân edecek, ona göre elbette bir melek-i müekkeli vardır. Evet, müteaddid eşyâ bir cemâat şekline girse, bir şahs-ı manevîsi olacaktır. Eğer o cem‘iyet imtizâc edip ittihâd şeklini alsa, onu temsîl edecek bir şahs-ı manevîsi, bir nevi‘ rûh-u ma‘nevîsi ve vazîfe-i tesbîhiyesini görecek bir melek-i müekkeli olacaktır.
İşte bak. Misâl olarak bu Barla ağzının, şu dağ lisânının bir muazzam meyvesi olan bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör. Ağacın şu üç başının her başında kaç yüz dal dilleri var. Ve her dilde bak, kaç yüz mevzûn ve muntazam meyve kelimeleri var. Ve her meyvede dikkat et, kaç yüz kanatlı, mevzûn tohumcuk harfleri emr-i künfeyekûne mâlik Sâni‘-i Zülcelâl’ine ne kadar belîğ bir medih ve fasîh bir tesbîh ettiğini işittiğin, gördüğün gibi; ona müekkel melek dahi, ona göre âlem-i ma‘nâda müteaddid diller ile tesbîhâtını temsîl ediyor. Ve hikmeten öyle olmak gerektir.
📍 ÜSTADIN AHİR ÖMRÜNDE ÇINAR AĞACINA KAVUŞMA ANI
Tarihçe-i Hayat Eserinden:
Üstad, Barla'dan yirmi küsur sene evvel ayrılmış ve o zamana kadar hiç gitmemişti. Barla ile, kendi Nurs köyünden ziyade alâkadardı. Çünkü, hayat-ı mâneviyesi olan Risale-i Nur burada telif edilmeye başlamıştı. Kur'ân-ı Hakîmin hidayet nurlarını temsil eden "Sözler" ve "Mektubat" ve "Lemeat-ı Nuriye" buradan etrafa yayılmıştı. Bu itibarla Barla, Risale-i Nur dershanesinin ilk merkezi idi.
Barla'daki hayatı gerçi nefiy ve inziva içinde ve tarassut altında geçmekle acı idi; fakat Risale-i Nur hakikatlerinin telif yeri olduğundan, Üstad'ın en tatlı ve şirin hayatı da yine Barlahayatıdır denilebilir. Bu defa Barla'ya nefiyle değil, hapisle değil, kendi rızasıyla ve serbest olarak gidiyordu. Güzel bir bahar günü Barla'ya geldi. Barla'daki talebelerinin mühim bir kısmı Üstadı karşıladılar. Üstad, sekiz senelik ikâmetgahı olan medrese-i Nuriyesine yaklaşırken kendini tutamadı, mübarek gözlerinden yaşlar boşandı. Haşmetli çınar ağacı da âdetâ kendisini selâmlıyordu. Bir vakitler, yani Barla'da sekiz sene ikametten sonra Isparta'ya celb edilmişti. O zamanki gidişinde mübarek çınar ağacı Üstadı mânen teşyî etmiş, haşmetli kanatları olan dallarının Cenâb-ı Hakka olan secdevâri ubudiyetiyle Üstadı uğurlamıştı. Bu defa da yine uzun bir mufarakattan sonra tekrar Üstada kavuşmanın süruru içinde Hâlık-ı Rahmân'a secde-i şükrana kapanıyordu. Üstad, o mübarek çınar ağacına sarılmış, yanındaki talebelerine ve ahaliye kendisini yalnız bırakmalarını söylemişti. Zaten gözyaşlarını tutamıyordu. Sonra, Nur dershanesi olan odasına girdi ve iki saat kadar kaldı. Hazin ağlayışı dışarıdan işitiliyordu.
Evet, şüphesiz rahmet-i İlâhiyenin nihayetsiz tecellîlerine mazhardı. Bir zamanlar Şarkî Anadolu'dan Isparta havalisine sürülmüştü… Isparta'dan da, dağlar arasındaki Barlanahiyesine nefyedilmişti. Burada ölüp gidecekti. Eski tarihçe-i hayatının şahadetiyle, çok kahraman ve fedakâr olan bu zât, doğrudan doğruya Kur'ân-ı Hakîmin hakikatlerini benimseyen, ferdî ve millî saadeti, İslâmiyet hakikatlerine sarılmakta gören ve bunu haykıran ve delâil-i akliye ile ilim meydanına çıkan bir kimse idi.
Üç devir geçirmiş, cebbar kumandanlara boyun eğmemiş, kudsî dâvâsından dönmemiş; yaralanmış, zehirlenmiş, ölmemiş; dağlar gibi hadiselerin dalgalarından yılmamıştı...
Milletleri, kavimleri içine alan, zihniyet ve telâkkileri değiştiren asr-ı hâzırın cereyanları, bu zâtı Kur'ân ve iman dâvâsındaki yolundan çevirememişti. O, ruhundaki şecaat-i imaniye ile kat'î inanıyordu ki, dâvâ ettiği hakikat birgün milletçe benimsenecek; bir Said, binler, belki yüz binler Said olacak... İnsanlık camiasında neşrettiği hakaik-i imaniyenin fütuhatı ve inkişafı başlayacak ve âfâk-ı İslâmı saran zulmet bulutları Kur'ân'dan eline verilen bu meş'ale-i hidayetle dağıtılacak; ölmeye yüz tutmuş zannedilen iman ruhu yeniden canlanacak; canlara can katacak, mânen ölmeye yüz tutan millet-i İslâmiyeyi ihyâ edecek; âleme efendi olan İslâmiyetin—biiznillah—cihana efendiliğinin maddî mânevî mübeşşiri olacaktı.
İşte, bu kudsî hakikatin hâmili ve naşiri olan ve hakikatte bugünkü beşeriyetin medar-ı iftiharı bulunan bu aziz zât, din düşmanlarının plânıyla, vaktiyle bu beldeye gönderilmiş, Anadolu'da tesis ettirilen rejimin aleyhinde bulunmasına, fiilî müdahalesine mümanaat olunmuştu. Heyhat! Esasen kendisi siyasetten çekilmişti; ehl-i dünyanın dünyasına karışmıyordu. O, istikbali nurlandıracak bir hakikatin telif ve neşrine çalışıyordu. Kâinatın sahibi ve hadiselerin mutasarrıfı olan Allah, onun hâmisi, muîni ve yardımcısı idi.
İşte, otuz sene sonra tekrar Barla'ya döndüğü zaman, hizmet-i imaniyesinde nail olduğu büyük ikramları, inayetleri düşünerek, müşahede ederek mesrur oldu ve sürurundan ağlıyordu, secde-i şükrana varıyordu.
📍BARLA KABRİSTANINDA BİR GECE VAKTİ ÜSTADIN RABITA TEFEKKÜRÜ OKUNABİLİR
Konum
📍 RABITA TEFEKKÜRÜ
Lemalar Eserinde Geçen Rabıta Tefekkürü:
Ey bu notaları dinleyen dostlarım! Biliniz ki, ben hilâf-ı âdet olarak, gizlemesi lâzım gelen, Rabbime karşı kalbimin tazarru ve niyaz ve münâcâtını bazan yazdığımın sebebi; ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesinin kabulünü rahmet-i İlâhiyeden rica etmektir. Evet, kısa bir ömürde, hadsiz günahlarıma kefaret olacak, muvakkat lisanımın tevbe ve nedametleri kâfi gelmiyor. Sabit ve bir derece daim olan kitabın lisanı daha ziyade o işe yarar. İşte, on üç sene HAŞİYE-1 evvel, dağdağalı bir fırtına-i ruhiye neticesinde, Eski Said'in gülmeleri Yeni Said'in ağlamalarına inkılâp edeceği hengâmda, gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım bir anda, şu münâcât ve niyaz, Arabî yazılmıştır. Bir kısmının Türkçe meâli şudur ki:
Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede, göre göre, gayet sür'atle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve akran ve akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum.
O kabir, bu dâr-ı fâniden firâk-ı ebedî ile ebedü'l-âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır.1 Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya da, kat'î bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.
Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! كُلُّ اٰتٍ قَرِيبٌ 2 sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kàliyle bağırarak derim: "El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!"
İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nidâ ediyorum: "El-aman, el-aman! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!"
İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve mence yok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşî şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip diyorum:
"El-aman, el-aman! Ya Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir! İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten li'l-Âlemîn olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum.
"Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve abdin, hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelîl, hem müsi', hem müsin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatîatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle müptelâ olmuş, Sana tazarru ve niyaz eder. Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimînsin. Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin."
📍BARLA KABRİSTANINDA MEDFUN NUR TALEBELERİ VE HİKAYELERİ
Konum
📍 BAYRAM YÜKSEL
Bayram Yüksel, 1931 yılında Bolvadin’in Çoğollu Köyü’nde doğdu.
1945 yılında ilkokulu "pekiyi" derecesiyle bitirince öğretmeni tarafından Köy Enstitüsüne gönderilmek istendi; ancak, babası dindar bir insan olduğundan göndermedi.
Çok genç yaşta Risale-i Nur’la tanışarak Bediüzzaman’a talebe oldu (1948).
Bayram Yüksel, Risale-i Nur’la tanıştıktan kısa bir süre sonra henüz daha 16-17 yaşlarında iken kendini hapishanede buldu.
Afyon Hapishanesi’nde bulunduğu sırada insanlık dışı muameleye maruz kaldı.
Vatani hizmetini ifa ettiği sırada Kore Savaşı çıkmış olduğundan, Kore’ye gönderilen birliklerimizin içinde yer aldı (1951).
Kore Gazisi olarak geri döndü.
Bediüzzaman Hazretlerinin vefatına kadar hizmetinde bulunmaya devam etti (1960). Üstadın vefatından sonra da nur hizmetlerine devam etti
Yine böyle bir seyahatten sonra Almanya’dan dönüşlerinde, beraberinde bulunan Ali Uçar ve Mehmet Çiçek’le birlikte, Bulgaristan’da geçirdikleri trafik kazası sonucu vefat etti (19 Kasım 1997).
Bayram Yüksel'in hatıralar anlattığı bir videosundan bazı derlemeler:
Üstad Hazretleri, birbirinize haksız yere seksen sopa vursanız buradaki netice-i azîme için burayı bırakıp bir yere gitmeyeceksiniz!” diyordu.
Üstad Hazretleri, “risale i nurun şaşaalı bir devri gelecek, İnşâallah. Ben görmeyeceğim, ben kabrimde seyredeceğim, Mustafa Sungur da bana ders okuyacak” diyordu.
Üstad Hazretleri, Bayram Ağabeye soruyor: “Anladın mı?” Bayram Ağabey, “Anlamadım!” diyor. Üstad Hazretleri, tekrar anlatmaya başlıyor. Bayram Ağabey diyor: “O zaman bendeki kafa gitti ve her söyleneni anlayan bir kafa geldi. “Ben artık oldum!” diye kapıdan çıkınca kafamda bir şey kalmadı. Sonra yine “Anladın mı?” diye soruyor. Bu def’a “Anlamadım!” deyince Üstad Hazretleri bir tokat vuruyor ve diyor: “Mükemmel anladın! Eğer tam anlasa idin istihdam olunmayacaktın, “Ben oldum” deyip, gidecektin!” dedi.
Üstad Hazretleri, iki rekat Teheccüt ve Duha namazlarını kar kış demez, asla terk etmezlerdi.
Yine birgün mutfakta çalışırken aklıma geliyor ki: “İçeride Ağabeyler ve kardeşler okumak ve yazmak ile meşguldürler.” Birden Üstad Hazretleri gelerek: “Evlâdım senin aklına böyle şeyler gelebilir. Sen bu hizmetin ile içeridekilerinin hepsinin yaptığı hizmetten hisse alıyorsun!” dedi.
Bir gün Üstad Hazretlerine cemaat olacağım zaman: “Niyet ettim Mehdiye!” diye uydum. Üstad Hazretleri de namaza niyet etti, fakat tekbir alıp namaza başlamıyordu. Sonra yine niyet etti. Ben de içimden niyet ettim: “Uydum Mehdiye” diye. Üçüncüde de niyetimi aynen böyle tekrarlayınca, Üstad Hazretleri dönerek kafama vurdu: “Keçeli, niyetini değiştir!” dedi. Ben de normal niyet ettim, sonra namaza başladı.
Birgün Üstad Hazretlerine, “Amerikalılar 150 metreden tarladaki kara karıncayı vuran bir âlet bulmuşlar. Ruslar da onu vuracak bir âlet bulmuşlar.” dediğimde,Üstad Hazretleri: “Ben onları geçmişim. Afyon hapsindeyken Ceylan ile Bayram’ın alın yazısını okumuşum.” dedi.
📍 ALİ UÇAR
Merhum Ali Uçar, 1944 yılında Osmaniye’nin Fakıuşağı köyünde dünyaya gözlerini açar. Ortaokulda namazlarına dikkat etmişse de, o zamanın dini ortamının zayıflığından olsa gerek köy enstitüsüne katılmakla dine karşı hassasiyetini adlığı menfi ideolojiyle kaybeder.Çok zeki ve kabiliyetlidir. Öğretmenlerinin dikkatini çeker. Altı yıl boyunca öğretmen okulunda yatılı kalarak zihnî yapısı gelişir ve aldığı eğitimden dolayı dine karşı bir vaziyet alır. Şükür ki kader onu dinine hizmet edecek bir yola sevk eder.1962’de mezun olur. Batman’da öğretmenlik yaptığı sıralarda Risale-i Nur hakkında edindiği menfi bilgilerle Nur aleyhinde propaganda yapar. Çetin Özek’in Nurculuk’u ele aldığı bir kitabından deliller göstererek kendini savunur. O sıralarda Hacı Mirza Efendi Batman’da Nur hizmetiyle ilgilenmekteyken karşılaştığı Ali Uçar’la “Sen o kitabı getir, ben de Risale-i Nur’ları getireceğim. Bakalım kimin dedikleri doğru” diye anlaşırlar. Uzun bir sohbet neticesi Ali Uçar, Risale-i Nur’ların tesiri altında kalır ve sabaha kadar okur. Bu tanışma onun hayatının dönüm noktasıdır. Bundan sonra Nur’a adanmış bir dava adamı olur. İkna edici hitabetiyle birçok insanı Risale-i Nur ile nurlandırır. Bütün davası İslam’a hizmet etmek olur. Birkaç yıl sonra öğretmenlikten istifa ederek Risale-i Nur’u daha iyi anlamak için İstanbul Üniversitesi’nde Arap-Fars Dil ve Edebiyatı bölümüne yazılır.O dönem siyaseten ülkenin bıçak sırtı günleri yaşadığı bir dönemdir ve sol gruplar din aleyhinde propaganda yapmaktadırlar. Deniz Geçmiş gibi insanlar tarafından kaldığı yurda baskın yapılmasına karşılık dinini müdafaa etmekten çekinmez. O gece rüyada Hazret-i Peygamber (sav) ile görüşmeye müşerref olur. Bu rüya çok latif ve bir o kadar da manidardır.İstanbul’da geçen birkaç yıl sonrasında dinini Avrupa’ya tebliğ etmek için yola çıkar. Almanca eğitim alarak Almanya’da konferanslar vermeye başlar. Bir müddet de İngiltere’ye giderek İngilizcesini geliştirir. Ali Uçar, gençliğini yaşadığı bu yıllarda verdiği konferanslar ile tanınır. Nitekim bir yılda Avrupa’da başka dillerde 400 konferans veren Türk genci olarak gazetelere haber konusu olur.Ali Uçar bundan sonraki hayatını da İslam’a Risale-i Nurlar ile hizmet etmeye adar. Ülke ülke dinini anlatırdı.
Müthiş bir disipline sahip olduğu anlatılır merhumun, öyle ki yanında kalanlar ne zaman yatıp kalktığını bilmezlermiş. Odasında daima ışık açık ve daktilo sesleri gelirmiş. Aktarılanlara göre cebinde daima taşıdığı bir randevu ve program defteri vardı. Günlük, haftalık, yıllık programı yazılı olurdu.Dakikliğe çok önem verirdi. Bir gün namaza vaktinde gelmeyen imama yarım saat ‘mesai tanzimi dersi’ vermiş, zamanın kıymetini anlatmış. Senenin hangi ayında nerede olacağı bilinirdi. Beynelmilel bir İslam fedaisiydi. Bu programa bağlılık hayatının sonuna kadar sürdü. Son yolculuğuna çıkmadan evvelki bir aylık Almanya seyahatinden sonra, -çok ibret vericidir ki- programın bittiği ertesi günü, 1997’de 53 yaşında, Bediüzzaman’ın yakın talebesi merhum Bayram Yüksel ile birlikte bir araba kazasında Hakk’ın rahmetine kavuşur. Onunla yakından ilgili bir zat vefatına yakın şöyle dediğini nakleder: “Yarın Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıktığımda: ‘Keşke şunu da yapsaydım, şunu da söyleseydim, şunu da şunu da…’ diyeceğim bir şeyim kalmadı. Ben takatimin yettiği ve yapabileceğim her şeyi yaptım, söyleyebileceklerimi söyledim.” Evet, o bir takva, zühd ve nur abidesi olmasının yanısıra o bir “program ve mesai tanzimi” abidesiydi.
Macaristan muhacirlerinden olan Hafız Ahmed 1894 yılında doğdu.
Bediüzzaman’ın medresesinin bitişiğindeki Yokuşbaşı Mescidinde uzun yıllar imamlık yaptı.
Üstadın Barla’daki ilk ev sahibidir. Said Nursî, yirmi gün kadar onun evinde misafir kaldı.
__________________
Mufassal Tarihçe-i Hayat Kitabından:
Yazacağımız hatıra, Bediüzzaman’ı evinde misafir ettiği, o çok şerafetli ilk günlerine ait, mahrem ve sırlı şekilde Albay Hacı Hulusi Bey’e anlatmış, ben de bizzat Hulusi Ağabeyden aynen şöyle dinlemiştim:
“Üstad Hazretleri bizim evde misafir kaldığı günlerde, kendisine hususi ve müstakil bir oda tahsis ettik. Serbestçe abdestini alıp ibadetini yapsın diye…
Biz gecelerde onun yattığını görmedik. Bir gece geç saatlerde uyanmıştım. Baktım ki, bizim köşk sallanıyor, adeta gidip geliyor. Üstad ise, odasında “FERDUN-HAYY’ÜN
KAYYUM’UN-HAKEM’ÜN-ADL’ÜN KUDDÜS’ÜN”(1) diye sesli bir şekilde ve aheste aheste zikrediyor. O, her bir “FERD’ÜN-HAYY’ÜN…”
(Merhum Hulusi ağabayden şu zikir hakkında başka tarz riveyetler varsada, ancak şahsen ben böyle düyduğumu çok iyi harlıyorum. A.Badıllı)
dedikçe, köşkümüz de adeta onun zikrinin ahengine ayak uydurmuş gibi, raksa gelip sallanıyordu. Hemen bizim hanımı uyandırdım. “Kalk manzaraya bak!” dedim.. ve “Galiba Devlet kuşu başımıza kondu.Hanım da dikkat etti, o da hissetti.
O gece biz hanımla şöyle bir karara vardık: “Madem ki Cenab-ı Hak bu büyük insanı bize misafir etmekle bu lütfu yaptı. Bizde bu geceden itibaren artık bacı kardeş gibi yaşıyacağız.Karı-kocalık münasebetlerimiz artık hiç olmıyacak..:’ dedik.
Hakikaten Muhacir Hafız Ahmed, Üstad Hazretleri Barla’da bulunduğu müddetçe, hanımını sık sık ikaz eder, dermiş ki: “Ne yapıp yapıp, yaptığımız va’de vefa gösterelim. Bu zatı hep memnun etmeliyiz Barla’dan memnun olarak ayrılmalıdır. Eğer hata etsek, bu zat bizi yakar.” Bu hikaye Barlalılarca da meşhurdur.
_______________
Gayr-ı Münteşir Emirdağı Lahikasında Geçen Bu Mektupta Muhacir Hafız Ahmet, vefatından 2 gün önce Üstada Aşağıdaki Mektubu Yolluyor:
Risale-i Nur’un birinci talebelerinden Muhacir Hâfız Ahmed on üç sene sonra vefatından iki gün evvel yazdığı bu mektub, Nurcuların hüsn-ü hâtimelerine ve imanla kabre girmelerine bir delildir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّهِ وَبَرَكَاتُهُ
Pek sevgili ve faziletmend Efendim Üstadım Hazretlerine!
Evvelâ: Arz-ı hürmetlerle hatır-ı fazılanelerinizi sual eder ve her beş vakit arkasında sıhhat ve âfiyetle daim olmanızı Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak ve Rabb-ül Felak Hazretleri’nden rûz u şeb temenni ve temenni ile beraber ömr-ü âlînizin izdiyadını teklifsiz Cenab-ı Mevlâ’ya Kur’an-ı Hakim din ü milletin ve şeriat-ı garra-i Ahmediyye’ye (asm) hizmetinizde devam edip bu ümmet-i Muhammed’in (asm) yollarını size ihsan olunan mukaddes ilim ile tashih etmek üzere son derece yalvarırım.
Efendim!
Afv-ı âlîlerine mağruren beni benden siz daha iyi bilirsiniz. Elimde kalemim yok. Lâkin bu hâlimden ne kadar müteessirim ki, bu teessürümün miktarını Hallâk’ım bilir. Yalnız Rabbime şundan dolayı şükür ve teşekkürler ederim ki, benim kalemsizliğimden olan teessürlerimin izale hususunda Cenab-ı Hak nihayette damadlarım Bahri ve Mehmed ve kerimeleri ve hafidlerim ve mahdumum Hâfız Kâzım aldılar ve yazmağa her gün için devam ediyorlar.
Rabb’imin bu ihsanına hadsiz şükürler olsun. Ben yazamadıgımdan kalbimde yanan ateş sönmedi ama biraz serinledi. Ben fakir kardeşiniz ise Risale-i Nur; Kur’an-ı Azîmüşşan ile Arş-ı A’zam’a merbuttur. Bu mübarek risaleler Kur’an-ı Kerim’in tefsiridir, diye cemaatime ve zamanın içinde yeni yetişen delikanlılara lisanım döndüğü kadar söylüyor, hem davet ve hem de Risale-i Nur’a çalışmalarına tenbih ve tebliğ ediyorum.
Efendim!
Zât-ı fazılaneleriniz burada bulunduğu gibi değil, maşallah talebe çoğaldı ve daha tezyad edecektir. Her gün Risale-i Nurlardan bir tanesini terk etmeksizin mütalaa ile meşgulüm. Oradan aldığım ahkâmı cemaatime haddim olmayarak va’z u nasihat etmekteyim. Ve onları da elimden geldiği kadar tenvire çalışıyorum. Bu hususta muvaffakiyetime dua buyurunuz.
Kıymetli Üstadım!
Ömrüm oldukça buradaki din kardeşlerime Risalelerden aldığım ahkâmı tebliğ etmek en büyük vazifemdir. Efendim! Mahdum-u acizî köleniz Hâfız Kâzım Risale-i Nur’a o kadar müştak idi ki, gece ve gündüz çalışarak Asâ-yı Musa’yı yazıp Lemaatlardan epeycesini de yazdı. 14 Mayıs’ta mahdumum Kâzım ve hafidim Bahri mahdumum Mehmed ikisi de asker oldular. Daha henüz kit’alarından haber alamadım. Lemaat’tan ve Mektubat’tan ve Sözler’den dört tanesini kaybetmişim. Zayi olan Sözler’le Mektubat ve Lemaat’tan ne kadar noksanım varsa kardeşimiz Şamlı Hâfız’a yazdırıyorum. Muvaffakiyet duasını rica ederim.
Efendim!
Zât-ı fazılaneleri burada iken bana, benim ikinci vatanım Barla’dır buyurdunuz. Yine dönüp buraya gelirim diye va’d-i kavî vermiştiniz. Ben de bu söz üzerine efendimin vatan-ı sânîsi olan Barla’ya geleceğinizi beklemekte iken bilakis uzak memleketlere gittiniz. Bu hususta gelemeyecekler diye kalbimize bir ateş düştü. Bu tahassüre tahammül edemeyeceğim. Üstadım vücudca çok ihtiyar oldum. Dünyaya veda etmeden, hakikî müçtehid ve şeriat imami bulunan siz Efendimin mübarek nurlu yüzünü bir daha görmek arzum ve emelim o kadar yükseldi ki, tahammülüm fevkindedir.
Emir buyurunuz damadım berber Mehmed’le beraber hiç olmazsa bir gün için ziyaretinize geleceğim. Bu hususta Allah aşkına emrinizi beklerim. Refikam âhiret kardeşiniz Emine ve gelinim Nimet, ellerinizi ve ayaklarınızı öper, duanıza yalvarırlar. Hafidim minik Hasan Hüseyin de ellerinizi öper ve kerimelerim ve damadlarım ve çocuklarım ve komşularım cümlesi ricalen ve nisâen selam ederler Efendim.
Efendim!
Siz burada iken namaz nihayetinde cemaatle beraber okuduğunuz duayı, biz de namaz nihayetinde cemaatle her namaz arkasında okuyoruz.
اَلْبَاقِي هُوَ الْبَاقِي
Âhiret kardeşiniz
Muhacir Hâfız Ahmed Karaca
______________
Yukarıdaki mektubun katibi olan Şamlı Hafız Yukarıdaki mektupla beraber aşağıdaki kendi mektubunu da Üstada yollamıştır:
Üstadım Efendim Hazretleri!
Muhacir Hâfız Ahmed Efendi kemal-i hararetle ve iştiyakla şu mektubu ağlaya ağlaya yazdırdı. Bu mektubu yazdıktan ikigün sonra deniz kenarında bostanları vardı. Bir amele alıp, otlarını temizletip bakmağa gitti. O gün orada kalbine bir ağrı gibi bir şey giriyor. Akşam üzeri geldi. Recep-i şerifin Yirmi Üçüncü Pazar günü gündüz saat beş buçukta öğleden bir saat sonra
اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ
emrine boyun büktü. Bundan böyle mübarek merhum Ağabey’imizi rahmetle yâd edip duanıza almanızı çok çok yalvarırım.
Vefatı da şöyle oldu;
Ben başında idim. Kat’iyyen ölüm nişanesi yok. Bana, kardeşim bu defa yüküm ağır dedi. Ben de, merak etmeyin geçer efendim, kelimesiyle karşıladım. Kardeşim Hâfız, ben ölümü severek karşılarım. Âh bu aylarda vefat ederlerden olsam, dedi. Ya Rabbi! İhtiyarım, tahammülüm yok. Azametine iltica ediyorum. Kaldıracağım kadar yük var, fazla vereme ya Rabbi dedim. Sonra Kur’an okuyor ve salavat-ı şerife devam ediyordu. Bu duanın hemen da devamı şudur:
اَللّهُمَّ اِنَّكَ عَفُوٌّ كَرِيمٌ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّى
mübarek kelimatına devam ediyordu. Ba’dehu bana dönerek dedi: Kardeşim Hâfız Tevfik, ben Rabbime söz verdim ve borç edindim. Eğer bana emr-i Hak vaki’ olursa, noksan kitablarımı bırakma, ikmal et. Sana vasiyetim budur dedi. Biraz rahat etmek üzere üzerini örttük. Aklı başında, kuvveti yerinde. Biraz on dakika kadar geçti. Hemen uyandı. Salavat ve diğer okuduklarına devam etmeğe başladı. Baş ucundaki saate baktı. Saat altı buçuk mu oldu dedi. Ben saate baktım. Bizim müezzin Camuz Hoca Oğlu Hâfız Nuri Efendi de beraberdi. Hayır efendim, saat beşi yirmi geçiyor dedim.
Hemen abdest almak üzere davrandı. Gelinine, kızım leğeni getir de abdest alayım, cemaatle namaz kılalım, dedi. Gelin, dışarıdan leğeni getirinceye kadar hemen kıbleye teveccüh edip, mübarek Allah ism-i Celali ile secdeye kapandı. Orada büzüldü. Bu andan on dakika sonra vefat etti. Bendeniz ve Müezzin Nuri Efendi, Hâfız Ahmed Efendi’nin vefatına böylece muttalî olduk. Allah cümlemize ecr-i cezîl ihsan buyursun âmîn. Pazar Câmii hatibsiz, sizin namaz kıldırdığınız câmiler öksüz kaldılar. Vazife görecek huffazımız kalmadı efendim.
Kardeşiniz Hâfız Şamlı Mehmed Tevfik
Merhum Hoca Hâfız Ahmed, Damadı Berber Mehmed
_________________
Bunun Üzerine Üstad Emirdağı Lahikasındaki Şu Mektubu Yazmıştır:
“Sekiz sene çoluk ve çocuğuyla sadakatle bana hizmet eden; ve evlâd ve ahfâd ve refika ve damatlarıyla Nurlara ciddî çalışan; ve ders ve vaazlarını bütün Nurlardan veren; ve vefatından on dakika evvel dünyaca en ehemmiyetli vasiyeti, kendinin Nur Risâlelerini tekmil için Şamlı Hâfız’a ricâ eden, vefatından iki gün evvel bana mektup yazıp benim aynı vakitte Sava’yı Barla’ya tercih ederek Sava mezaristanında defnimi arzu ettiğimi sizlere yazdığımı sadakatin kerâmetiyle hissedip bana mukabele ve itiraz tarzında o mektubunda der:
‘Sen Barla’yı ikinci vatanımdır dediğin halde, neden ona gelmiyorsun, başka yerleri tercih edersin? İptidâ-yı medrese-i Nuriye Barla’dır, senin mezarın orada olmalı’ diye bana ihtar etti. İki gün sonra, size yazdığım daha size yetişmeden, onun mektubunu, hem Şamlı Hafız ikinci sayfasında yazdığı vefat haberini aldığım merhum Muhacir Hafız Ahmed’in (rh) dünyadan göçmesi, aynen Abdurrahman gibi beni çok sarstı, ağlattırdı, ‘İnna lillah ve inna ileyhi râciûn’ (Biz Allah’ın kullarıyız ve yine Ona döneceğiz) (Bakara Sûresi, 156) dedirtti. Binler rahmet onun ruhuna insin. Âmin. Kabri de hanesi gibi Kur’ân ve Nur’un bir menzili olsun. Âmin. Şüphem kalmadı ki, bu zahir sadakat kerâmeti, Nurcuların imanla kabre gireceklerini ispat ediyor ve hüsn-ü hâtimeye mazhardırlar. Benim tarafımdan onun akrabasını tâziye ediniz. Ve ben bütün duâlarımda onu hissedar ediyorum diye tebliğ ediniz.”
📍 SIDDIK SÜLEYMAN KERVANCI
Bediüzzaman’ın Barla’daki ilk talebelerinden biri olan Süleyman Kervancı’yı, o zamandan bu yana Risale-i Nur talebeleri “Sıddık Süleyman” ünvanlıyla tanır.
Sikke-i Tasdik-i Gaybĩde ise, Siddik Süleyman'in bahsi, Abdülkadir Geylani Hazretlerinin sekiz yüz sene evvel isaret ettigi Nur talebeleri arasinda geçer.
Bediüzzaman’ı ilk ziyaretiyle ona talebe olmuş, onun hizmetine girmiş ve sekiz sene boyunca tam bir sadakatle ona hizmet etmiştir. Hiçbir karşılık beklemeden ve Üstad’ı hiçbir zaman gücendirmeden devam ettirdiği bu hizmeti sebebiyle Üstad ona “sıddık” ünvanını vermiştir.
____________________
Onun neden sıddık olduğunu anlayacağımız bir hatıra son şahitlerde geçer:
(Sıddık Süleyman’ın Sadakatı Hakkında Bir Nakil)
Hz. Üstâd Bediüzzaman’ın hizmetkarlarından Hüsnü Bayramoğlu Ağabey 26 şubat 1995 günü Urfa’da kalabalık bir cemaat huzurunda anlattı:
Bir gün Üstâdımız bize demiştiki: “Ben Barla’da iken, (1926-1934) nahiye müdürünün hanımı - dindarlığından - beni görmek, ziyaret etmek istemiş.. Bir gün kocasıyla birlikte menzilime gelmişler. Kadın, ayakkabılarını dış kapıdaki merdivenlerin başında (odunluğun yanında) bırakmış, kocası ise, ayakkabılarıyla beraber yukarı çıkmıştı. Ben, onları yukarıda odamda oturttum, ders yapmaya başladım. Tam o sırada kalbime geldiki; ya şimdi Sıddık Süleyman kapıya gelse, bir kadının ayakkabılarını orada görse, kalbine ne gelecek acaba dedim...
Sonra misafirler gittiler, Sıddık Süleyman geldi.. Ona: ”Biraz evvel kapıya geldin mi?” diye sordum. “Evet, geldim Üstâdım” dedi. “Kapıda ne gördün” dedim. Dedi: ”Bir kadının ayakkabıları vardı, onun için girmedim” “Peki aklına ne geldi?” “Hiç!..” dedi. “Bir ziyaretçi kadın Üstâd’la görüşüyor dedim, ben de yukarı çıkmadım.” İşte, sizlerin de Sıddık Süleyman gibi olmanızı istiyorum.”
(Not: Aynı bu hadiseye benzer bir sadakat derside Mehmet Fırıncı’nın hatıratında vardır. (Bak. : “Son şahitler-3, Sh: 243)
___________________
Barla Lahikasında Üstad, iftiraya uğrayan talebesini şöyle savunur:
(Ehl-i bid’anın şiddetli hücumuna maruz kalan Süleyman hakkındadır)
Sual: Süleyman nasıl adamdır? Başta buranın memuru, çok adamlar onu tenkid ediyorlar. “Lüzumsuz sözleri hocaya söylüyor, yanlış ediyor, âdeta münafıklık ediyor” derler. Sana çoktan beri hizmet ediyor; mahiyeti nedir bildir?
Elcevab: Süleyman sekiz sene, benim gibi asabî, hiddetli bir adamı hiçbir vakit gücendirmeden, hiçbir menfaat-ı maddî mukabilinde olmayarak, kendi işini bırakıp, kemal-i sadakatle lillah için hizmeti bu köyce malûmdur. Böyle bir adamla bu köy değil, belki bu vilayet iftihar etmeli.
Bu tarz ahlâk bu zamanda bulunması, medar-ı ibrettir. Ben hem garib, hem misafirim. Benim istirahatimi temin etmek köyün borcu idi. Bu köy namına Cenab-ı Hak onu ve Mustafa Çavuş’u ve Muhacir Hâfız Ahmed’i ve Abdullah Çavuş’u bana ihsan etti. Ben de Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum. Bunlar bana yüzer dost kadar kıymettar göründüler, vatanımı bana unutturdular. Gurbet ve misafirlik elemini bana çektirmediler. Bunların yüzünden ben, bu köyün hayatta ve vefat edenleriyle alâkadar olup; onlara her zaman dua ediyorum. Sadakatça Süleyman’dan geri kalmayan Mustafa Çavuş’la, Muhacir Hâfız Ahmed, şimdilik hücuma maruz olmadığından iyiliklerinden bahsedilmedi. Bir parça Süleyman’dan bahsedeceğiz. Şöyle ki:
Süleyman, benim her hususî işimi ve kitabetimi kemal-i şevk ile minnet etmeyerek, mukabilinde birşey kabul etmeyerek, kemal-i sadakatla yapmış. Hattâ o derece hizmeti safî ve hâlis, lillah için yapıyordu; belki yüz defadan ziyade arzu ettiğim dakikada, ümid edilmediği bir tarzda geliyor; fesübhanallah diyordum “Benim arzu-yu kalbimi, bu işitiyor mu?” Anladım ki o istihdam olunuyor, sadakatının kerametidir. Hattâ hizmetimde bulunduğu bir gün, bir yaşındaki kız çocuğuna bakılmamış. Yüksek bir damdan, taş üstüne çocuk düştü. O hizmet sadakatının bir ikram-ı İlahî olarak, o çocuk hiçbir teessür ve hastalık görmediği gibi; sütten, memeden bile kesilmedi. Her ne ise, bu tarz sadakatının lem’alarını çok gördüm.
Süleyman’da sadakatla beraber esaslı bir ihlas gördüm. Evet, bugünlerde insafsız insanlar, onun şeref ve haysiyetini kıracak derecede, hakkında işaalar izhar ettikleri zaman, ona teselli nevinden dedim ki: “Sana bu sû’-i şöhreti takmakla riyadan kurtulursun.” O da kemal-i sürur ve ciddî bir surette o teselliyi kabul etti.
Gelelim gıybet hakkındaki mesleğine: Bu zât bende gıybet hakkında ne kadar şiddetli bir nefret olduğunu bildiği cihetle, beni kızdırmamak için, mümkün olduğu kadar cevaz da olsa, söylemiyor. Ve bilhâssa Ramazanda, bütün bütün içtinab eder. Zâten ahlâkında, başkasına muzırlık yok. İnsafsızların işaasına sebeb, bu kadar olmuş: Birisi sormuş: “Hoca Efendi, filan adama şöyle demiş mi?” O da geldi, bana aynı sözü söyledi ki, o adama cevab versin. Halbuki o sözde ne gıybet var, ne de birşey. Her ne ise…
Ben bu köyde ümid etmiyordum ki, benim en ziyade itimad ettiğim ve tam ahlâklarına ve diyanetlerine kanaat ettiğim Mustafa Çavuş, Süleyman Efendi gibi kardeşlerimi tenkid etsinler. Zannederdim ki, ben gittikten sonra, burada benim yerimde, bana ettikleri hürmeti onlara edecekler. Ümidim budur ki, köy halkının yüzde doksanı onların kıymetini takdir edecekler. Birkaç insafsızlar tenkid ededursunlar, o tenkidlerden ne çıkar? Bunlara ilişmek, doğrudan doğruya bana ilişmektir. Bana hizmet eden mezkûr kardeşlerim, hiçbir maddî menfaati düşünmeyerek ve kabul etmeyerek ve bilakis kendi keselerinden bana ve misafirlerime bakıyorlar. Hattâ Süleyman’a bazı yemediğim bir ekmek verdiğim vakit, hatırımı kırmayarak alır. Fakat kat’iyyen mukabelesiz almıyor. Ona mukabil evinden getiriyor. Arasıra birer bardak çay ısrar ediyordum, ilhahıma karşı istinkâf ediyordu. Ne için böyle yapıyorsun derdim; “Hizmetimize maddî faide girmeyip, fîsebilillah, ihlaslı olmak istiyoruz” derdi.
Hattâ bu Süleyman ve Mustafa Çavuş, misafirlerim için çok hizmet ettikleri halde, hiçbir vakit hiçbir misafir bu iki zâta bir hediye getirdiğini görmedim, bilmedim. Yalnız Bekir Bey bir defa Süleyman’ın küçük kızına birkaç meyve vermiş. Ona mukabil Süleyman -bildiğime göre- birkaç defa patlıcan, biber, kavun gibi sebzeler hediye edip, ona göndermekle beraber, Bekir Bey buraya geldikçe onun, hem başka misafirlerin hayvanatına saman, arpa verir.
Bunun bu ahlâkı zâtında vardı. Yanıma geldiği vakit, benim bir düstur-u hayatım olan istiğna ve insanların hediyelerini almamak kaidesi, onun aslî ahlâkına muvafık gelmiş. Daha ziyade, insanların değil hediyesini kabul etmek, onlara ettiği iyiliklere mukabil dahi birşey kabul etmiyor. Hattâ yüz defa ben ısrar etmişim, benden fazla kalan bir şeyi kabul etmiyor.
Hattâ bir defa, bir kıyye kadar üzüm, kayısı kurusu, bir kıyye bal ben yemiyordum. Misafirlere de yedirmek istemiyordum. Ona ısrar ettim, “Bu hediyemdir, teberrükümdür, çocuklarınıza hediye ediyorum, almaya mecbursun.” dedim. Aldı, iki şinik buğdayını, bana -değirmende öğüterek- getirdi. Dört aydır daha bitmemiş.
İşte bu zâtın hakikî hali bu surette iken, insafsız insanlar bunun hakkında işaa ediyorlar ki; Said’in sayesinde yaşıyor. O da kemal-i iftiharla dedi: “Evet üstadımın sayesinde kanaatı ve iktisadı öğrendim, rahatla yaşıyorum. Halkların bu sözleri bana iyidir. Beni riyadan kurtarır, ihlasa sevk eder.” dedi.
Ben de dedim: Sana iyidir, hizmet-i Kur’an’a zarardır. Onun için hakikat-ı hâli beyan ediyorum, tâ ehl-i bid’a bilsin ki, ihlas ile lillah için çalışıyorlar.” (4)
Said Nursî
📍 ŞAMLI HAFIZ MEHMET GÖKSU
Mufassal Tarihçe Kitabından:
Hafız Tevfik Ağabey bizi kabul etti. Kardeşler, sormaya başladı: “Üstâd'la nasıl tanıştınız? Yazarken Üstâd'ın yanında müsvedde var mı idi? Nasıl söylüyor, siz nasıl yazıyordunuz? v.s.” şamlı Ağabey: “Ben de geleyim (oda)'ya da, yerinde anlatayım” diyerek hep beraber, çınarın ve mescidin yanındaki sofalı odaya gittik.
Merhum şamlı Hafız Tevfik Ağabey anlatmaya başladı.
“Babam zabit idi. İstanbul'da dedem beni gezdirirken, acâib kıyafetli bir adam gördük. Başında kavuk, ayağında şalvar, belinde kaması vardı. Herkes gibi ben de hayretle bakıyordum. Dedem: “O'na Bediüzzaman derler.” Dedi. Bu şekilde tâ çocukluğumda Üstâd'ı tanımış idim.
Babam vazife ile şam'a tayin olunca, ailemle beraber ben de şam'a gittim. Orada hafız oldum ve yazıyı öğrendim. Babam orada vefat edince, dedem gelerek beni Barla köyüne getirdi. Hemen Büyük Cami'ye müezzin tayin oldum. Camiin imamı olan imam efendi de Üstâd'ı gıyaben iyi bilirmiş. Üstâd'ın Barla'ya geldiğini ve Yokuşbaşı'ndaki odaya yerleştiğini işitince, imam efendi, bana: “Ziyaretine gidelim.” dedi. Birkaç defa ziyaret ettik, fakat hiç konuşmuyordu. Yatağı bir tahta ranzada idi. Duvara asılı bir torbada Kur'ân-ı Kerim vardı. Başka bir kitap görünmüyordu. İlk gidişte bize çay yaptı ve verdi. Amma kederli duruyor ve konuşmuyordu. İmam efendi de O'nun bir derya olduğunu biliyormuş.
“Nasıl yapalım da konuşturalım, bir mes'ele soralım. Peygamberimiz Mi'rac'a ruhen mi, yoksa bedenen mi gitti, diye soralım” dedik. Böylece konuşturmayı umuyorduk. Yine bize çay verdi. İmam efendi sordu: “Efendim ülema farklı söylüyor. Acaba Mi'rac bedenen mi, ruhen mi?” deyince Üstâd sağa sola baktı. Ve bana “Hafız, yazın var mı?” ben “Güzel yazarım efendim” “Öyleyse, al şu defteri” dedi ve başladı söylemeye. İşte ilk def'a Mi'rac bahsi böyle yazıldı. Tek sayfa olarak tam 35 sayfa yazmışım. Üstâd, yazdıklarıma baktı, “Yazın güzelmiş” dedi. “Sen bana lâzımsın. Amma ben asabiyim. Herkesle geçinemem, sen tedbirli ol.” Ben de “Efendim, ben de tiryakiyim. Sigara içmeden yapamam. Ne yapacağız?” dedim.
Üstâd, “O zaman, (Besa, arnavut yemini) yapalım. Ben kızınca, sen birşey deme. Sen kızınca, gidip sinekleri dağıtırsın” dedi.
Mufassal Tarihçe 2 - 770
Zehra Hanım’ın evlâdı yoktur, anne değildir. Bununla birlikte şefkatli yüreği pek geniştir. Kendi hastalıklarıyla uğraşırken, bir taraftan da gözleri görmeyen ihtiyar kayınvalidesi ile ilgilenir, kendi yaşlı annesinin bakımını yapar, dağdan sırtında odun getirir ve eşi daha çok Risale-i Nur’a çalışsın diye evde erkeğin yapacağı ne iş varsa onu rıza ile, şikâyet etmeden gerçekleştirir.
_______________________________
Ağabeyler Anlatıyor 1 Kitabından:
“Hafız Tevfik Ağabeyin hanımı da çok fedakârlık yaparmış. ‘Üstad’ım Efendim, bunu sana veriyorum. Bu sana yardım etsin. Onun yapacağı işleri ben yaparım. Rençperlik, bahçe vs. gibi işleri ben yaparım’ dermiş. Kastamonu Lâhikası’nda bu bahis vardır: ‘Risale-i Nur’un telifi başında, başkâtip Şamlı Hafız Tevfik’in haremi merhume Zehra, ben Barla’da iken, Şamlı Hafız Risale-i Nur’u yazmasına çalışmak için o merhume, Hafız’ın bedeline belinde odun taşıyordu ve Hafız’ın işlerini görüyordu. Tâ Nurları yazsın...
Biz de o merhumeyi o iyiliğine mukabil, Risale-i Nur’un vefat etmiş has talebeleri içinde o vakitten beri duamızda şerik ediyoruz, hem dua edeceğiz…’ (Kastamonu Lâhikası, 238)
Mezar taşında yazıldığına göre Şemi Efendi, 1883’te doğup 1974’te vefat etmiştir.
Yokuşbaşı Camiinde Üstad’a müezzinlik yapmış saff-ı evvellerden halis bir Nur talebesidir.
Üstadın Barla’ya gelişindeki ilk talebelerdendir.
Müezzinlik yaparken ezanı her zaman aslı olan Arapça okumuş Üstad Hazretlerinin “Türkü” dediği uydurma ezanı hiçbir zaman okumamıştır.
_______________
Nurlu Yıllar Eserinden:
Kendi halinde, halim selim bir mübarek insandı. Fakat şeâir-i İslâmiyenin müdafaasında aslan kesilir, taviz nedir bilmezdi. “Dec. türküsü” adını verdiği Türkçe ezanı hiçbir zaman okumadı. Minareye çıktığında ezan-ı Muhammedîyi kendi içinden okur, sonra da “Aaaa!” diye bağırarak durumu geçiştirirdi.
Bir defasında Arapça ezan okurken merdiven altında saklanan jandarma onu yakalamış, mahkemeye çıkarmışlardı. Sorgulanırken sağır taklidi yaptı. Hâkimin “Sen Süleyman mısın?” sorusuna:
“Hava kış da bir gün evvel geldim” diye cevap verdi.
“Senin adın ne?” diye sorulunca da:
“Efendim, handa yattım” cevabını verdi.
Öfkelenen hâkim de onu mahkemeden kovdu; böylece yakayı kurtarmış oldu.
Bir gün Üstadla beraber kabir ziyaretine gitmişlerdi. Barla Merkez Camii’nde vaktiyle imamlık yapan Hâfız Mehmed Efendi adında bir zâta ait olan mezarın kaybolmaya yüz tuttuğunu görünce, Bediüzzaman, Şem’î Güneş’e dönerek kazma kürek getirmesini istemiş; sonra da beraberce mezarı yükselterek ayak altında kalmaktan kurtarmışlardı.
_______
Barla Lahikasından Bir Mektup:
Süleyman Efendi, Mustafa Çavuş ve Bekir Beyin bir fıkrasıdır. Isparta'daki kardeşlerimizin fıkrasındaki dâvâyı ispat eden kuvvetli iki delili gösteriyor.
Re'fet Bey ve Hüsrev gibi kardeşlerimizin harika bir surette yağan umumî yağmur içinde Risale-i Nur bereketine hususiyetle baktığına, bizim de kanaatimiz geliyor. Çünkü gözümüzle yağmur hâdisesini, hususî bir şekilde hizmet-i Kur'ân ve Risale-i Nur'a baktığını iki suretle gördük.
Birinci suret: Risale-i Nur'un vasıta-i neşri olan Üstadımızın camii, Barla'da seddedildi. Risale-i Nur'u yazacak hariçteki talebelerinin yanına gelmeleri men edildiği hengâmda kuraklık başladı. Yağmura ihtiyac-ı şedid oldu. Sonra yağmur başladı, her tarafta yağdı. Yalnız Karaca Ahmed Sultan'dan itibaren, bu daire içinde kalan Barla mıntıkasına yağmur gelmedi. Üstadımız bundan pek müteessir olarak dua ediyordu. Sonra dedi ki:
"Kur'ân'ın hizmetine sed çekildi, bu köydeki mescidimiz kapandı. Bunda bir eser-i itab var ki, yağmur gelmiyor. Öyleyse, madem Kur'ân'ın itabı var. Yâsin Sûresini şefaatçi yapıp Kur'ân'ın feyzini ve bereketini isteyeceğiz."
Üstadımız Muhacir Hafız Ahmed Efendiye dedi ki: "Sen kırk bir Yâsin-i Şerif oku."
Muhacir Hafız Ahmed Efendi bir kamışa okudu. O kamışı suya koydular. Daha yağmur alâmeti görünmezken, ikindi namazı vaktinde, Üstadımız, daima itimad ettiği bir hatırasına binaen Muhacir Hafız Ahmed Efendiye söyledi ki: "Yâsin'ler tılsımı açtı; yağmur gelecek."
Aynı gecede, evvelce yağmadığı Barla dairesi içine öyle yağdı ki, Üstadımızın odasının altındaki Çoban Ahmed'in bahçesindeki duvar yağmurdan yıkıldı. Halbuki Karaca Ahmed Sultan'ın arkasında ve deniz kenarında balık avlamakla meşgul Şem'î ile arkadaşları bir damla yağmur görmediler.
İşte bu hâdise kat'iyen delalet ediyor ki, o yağmur, hizmet-i Kur'ân'la münasebettardır. O rahmet-i âmme içinde bir hususiyet var ki, Sûre-i Yâsin anahtar ve şefaatçi oldu ve yağmur kâfi miktarda yağdı.
İkinci suret: Kuraklık zamanında, yirmi otuz gün içinde yağmur Barla'ya yağmamışken, Yokuşbaşı Çeşmesi yapıldığı bir zamanda menbaına yakın Üstadımız ve biz (yani, Süleyman, Mustafa Çavuş, Ahmed Çavuş, Abbas Mehmed ve sair kardeşlerimiz) beraber cemaatle namaz kıldık. Tesbihattan sonra dua için elimizi kaldırdık, Üstadımız yağmur duası etti. Kur'ân'ı şefaatçi yaptı. Birden, o güneş altında, herbirimizin ellerine yedi-sekiz damla yağmur düştü. Elimizi indirdik, yağmur kesildi. Cümlemiz bu hale hayret ettik. O vakte kadar yirmi otuz gündür yağmur gelmemişti. Yalnız o yağmur duası ânında, dua eden her ele yedi-sekiz damla düşmesi gösterdi ki, bunda bir sır var. Üstadımız dedi ki: "Bu bir işaret-i İlâhiyedir. Cenâb-ı Hak mânen diyor ki: Ben duayı kabul ediyorum, fakat şimdi yağmur vermiyorum." Demek sonra sûre-i Yâsin şefaat edecek. Nitekim öyle olmuştur.
Elhasıl: Isparta'daki kardeşlerimizin umumî rahmet içindeki Risale-i Nur'un bereketine dair dâvâ ettikleri hususiyeti, bu iki kuvvetli delille tasdik ediyoruz.
Barla'da
Şem'î, Mustafa Çavuş, Bekir Bey, Muhacir Hafız Ahmed, Süleyman
Barla Lâhikası
Çanakkale ve İstiklâl Savaşları’na katıldı ve gazi oldu.
Hayatının on sekiz senesi askerlikte geçti.
Barla yıllarında Bediüzzaman’ın yakın hizmetinde bulundu.
Said Nursî’nin Barla’da zorunlu ikamete tabi tutulduğu yıllarda aile fertleriyle birlikte iman hizmetinde ciddî çalışmalar yaptı.
BİR HATIRA:
Mustafa Çavuş marangozluk yapıyordu. Gün boyunca çalışıyor, eve yorgun argın geliyordu. Eve gelir gelmez anne babasının elini öpüyor, dualarını alıyordu.
Annesi yatalaktı. Önce onun yemeklerini kendi elleriyle yediriyor; sonra doksan yaşındaki, gözleri görmeyen babasının yemeğini yediriyordu. Ondan sonra kendisi sofraya oturuyor ve çoluk çocuğuyla beraber yemeğini yiyordu.
Aynı şey sabahları da tekrarlanıyordu.
Üstad Bediüzzaman’ın evinin önündeki çınar ağacına küçük kulübeciği o yapmıştı.
İşleri oldukça iyi, rızkı da hayli bereketliydi. Darlık çekmiyor, sıkıntıya düşmüyordu. İbadetlerini de aksatmıyordu. Huzurlu bir yaşantısı vardı.
Marangoz Mustafa Çavuş’un bu hali, Bediüzzaman’ın dikkatini çekmişti. Böyle huzurlu ve bereketli bir hayata çok sık rastlanmazdı. İşin geri planında bir şeyler olmalıydı.
Bir iki soruşturmadan sonra, Mustafa Çavuş’un, evinde anne babasına baktığını öğrendi.
– Tamam, dedi. Bu muvaffakiyet ondandır.
Bunu yazdığı bir risalede şöyle dile getirdi:
– Ahiret kardeşlerimden Mustafa Çavuş isminde bir zat vardı. Dininde, dünyasında muvaffakiyetli görüyordum, sırrını bilmezdim. Sonra anladım ki, o zat, ihtiyar peder ve validelerinin haklarını anlamış ve o hukuka tam riayet etmiş ve onların yüzünden rahat ve rahmet bulmuş. İnşaallah âhiretini de tamir etmiş. Bahtiyar olmak isteyen ona benzemeli
📍ÜSTADIN KALDIĞI İKİNCİ YUKARIDAKİ EV
📍 GENEL BİLGİ VE BİR HATIRA
1953 senesinde Barla’ya ara ara tekrar gelen Bediüzzaman’ın kaldığı ikinic ev. Evin sahibi, Hacı Mehmet Tevfik Öztürk (Hacı Enver) Ağabey Üstada “Geldiğinde kalırsın.” dediği ev burası.
Bayram Yüksel Ağabey Anlatıyor:
“Bir gün bulaşık yıkıyordum, Üstadımız da balkonda okuyordu. Aramızda on beş metre kadar mesafe vardı. İçimden dedim. ‘Bu Barla çok mahrumiyetli bir yer, mübarek Üstad geldiği zaman burada duruyor. Hâlbuki Isparta daha güzel, her şey mükemmel ve Isparta’da hem talebe çok, hem hizmet geniş, vasıta filan da bol.’ diye içimden böyle konuştum. Üstad beni çağırdı. ‘Gel evlâdım Bayram’ dedi. ‘Evlâdım sen burayı kerih görme, burası çok mühim, cidden çok mühim, burası ileride nurlanacak inşaallah’ dedi.” (Son Şahitler, c. 3, s. 74–75)
📍ÇEŞNİGİR SİNAN PAŞA CAMİSİ
📍 GENEL BİLGİ VE ŞAMLI HAFIZ TEVFİK HATIRALARI
Isparta’nın, Selçuklular’dan Osmanlıya geçmesinden bir kaç yıl önce yapılan son Selçuklu mimarisi eserlerinden Çeşnigir Sinan Paşa Camisi Barla’da ziyaret edilecek mekanlardan birisidir.
Ahşap işçilikleriyle çok güzel bir mimariye sahip özel bir cami.
Camiye girildiğinde, içinde sol tarafta Hafız Tuti Karamanî isimli bir mezar bulunmaktadır.
Şamlı Hafız Tevfik burada imamlık yapmıştır.
Şamlı Hafız Tevfik burada onlarca hafız yetiştirip köye Sakal-ı Şerif kazandırılmasına vesile olmuştur. Sakal-ı Şerif bu mübarek camide her ramazan ziyaretçilere açılmaktadır.
Ağabeyler Anlatıyor 1 Kitabından Bayram Yüksel Bölümü:
“Hafız Tevfik Ağabey bize şöyle anlatmıştı:
“‘Eserler yazılmaya başlarken Üstad’ımız belirli bir noktaya gözünü dikerdi. Bir noktaya bakar, alnı şişerdi… ‘Yaz Kardeşim, yaz!’ derdi. Süratli söylerdi, ben de süratli yazardım. Bazen, ‘keçeli, git sinekleri kovala gel’ derdi. Gidip taşların arkasında sigaramı içip gelirdim! Ben çok sigara içiyordum. Üstad’tan uzak bir yere gider, taşların arkasında sigaramı içerdim. Kafamı düzeltir gelir, tekrar yazmaya başlardık. Çok süratli söyler, ben de çok süratli yazardım. Bazen Üstad’ımız yatardı, titreyerek kalkardı. Kardeşim kâğıdı kalemi al, yaz, derdi. Gözünü bir noktaya dikerdi. ‘Yaz kardeşim’ der, devamlı ‘Yaz!’ diye söylerdi. Çok fasih bir Türkçe konuşurdu. Ben de süratle yazardım. Perde indi kardeşim, deyince konuşması bile zor anlaşılırdı… Bir zaman yazardım, Üstad’ı kaybeder gibi olurdum. O anda Üstad’ım bir tane tokat vururdu... ‘Beni bilemiyorsun!’ derdi.”
BİR SAATTE YAZDIĞIMIZ ESERİ BİR GÜNDE TEMİZE ÇEKEMEZDİM!
“Bu hatıraları Hafız Tevfik Ağabey mükerrer defa yemin ederek bize anlatırdı. ‘Bazen yarım saatte, bir saatte yazdığımız eseri bir günde temize çekemezdim. Bazı vakit bir saatte yazdığımız bir eseri birkaç günde yazardım. Ah kardeşlerim! Biz Üstad’ımızı anlayamamışız, anlayamamışız!’ derdi. Üstad’ımız hep kendisini perdeliyordu. Çok şefkatli, mütevazı ve ihlâsı zirvede idi…
📍MUS MESCİDİ
📍 GENEL BİLGİ
Mus Mescidi Bediüzzaman'ın Barla'da sürgüne gönderildiği dönemde 1930 yılında harabe haldeyken kendi imkanları ile onarıp 4 sene fahri imamlık yaptığı camidir. Talebesi Şem'i Efendi de bu mescidde müezzinlik yapmıştır. 18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı tüm camilerde Türkçe ezan okunması kararını resmi olarak duyurur. Bediüzzaman’ı Barla’da çekemeyen düşmanları bu durumu fırsatı bilerek “Camide ezanı Arapça okuyor!” derler. 1933 yılında Ramazan'dan önce bir Cuma akşamı müezzini Şemi Güneş ve Burdur'dan kayınvalidesiyle ziyaretine gelen hemşerisi Şebap Üstad ile birlikte bu camide namazı kılıp tesbihat yaparken jandarmalar Barla Nahiye Müdürü Cemal Can ve başöğretmen Barla İlkokulu müdürü Tevfik Tığlı'nın organizesiyle mescide baskın yaparlar. Üstadın ricasıyla jandarmalar tesbihatın bitmesini beklerken nahiye müdürü kır bekçisini de gönderir. Bediüzzaman Hazretleri bu olayda en çok dost bildiği Barla nahiye müdürü Cemal Can’ın baskın düzenleyenlerin arasında olmasına üzülür. Bu baskın hadisesi sıralarında Barla'ya gelmeden önce Cemal Can'ın nezaretinde bir sarhoşun dövülmesi üzerine açılan dava sonuçlanır ve Cemal Can'a 2,5 yıl mahkumiyet kararı gelir. Ne yapacağını şaşıran Cemal Can Bediüzzaman Hazretlerinden dua ister. Ona dua edilir. Cemal Can kararı temyize gönderir. Uzun uğraşlardan sonra karar bozularak hadise atlatılmış olur. Üstad bir talebesine yazdığı mektupta muallim (Tevfik Tığlı) ve nahiye müdürü Cemal Can'ın ezasına tahammül edemez hale geldiğinden bahseder.
Yine Şafiîlerce tesbihat içinde kelime-i tevhidin tekrarı sünnet iken ona terk ettirilmeye çalışılmıştır. Bediüzzaman’ın Eskişehir’e nakledilmesinin ardından 1934’de cami kapatılmış, kısa bir süre sonra da tamamen yıkılmıştır. 2005 yılında ise bu cami yeniden inşa edilerek hizmete açılmıştır.
📍 RİSALE-İ NUR'DA MUS MESCİDİNE YAPILAN TAARRUZ
Mektubat Eserinden:
İhvanlarıma medar-ı intibah bir hâdise-i cüz’iyeye dair bir suale cevaptır.
Aziz kardeşlerim!
Sual ediyorsunuz ki: Cami-i şerifinize, cuma gecesinde sebepsiz olarak, mübarek bir misafirin gelmesiyle tecavüz edilmiş. Bu hâdisenin mahiyeti nedir? Neden sana ilişiyorlar?
Elcevap: Dört noktayı, bilmecburiye Eski Said lisanıyla beyan edeceğim. Belki ihvanlarıma medar-ı intibah olur, siz de cevabınızı alırsınız.
Birinci Nokta
O hâdisenin mahiyeti; hilaf-ı kanun ve sırf keyfî ve zındıka hesabına, cuma gecesinde kalbimize telaş vermek ve cemaate fütur getirmek ve beni misafirlerle görüştürmemek için bir desise-i şeytaniye ve münafıkane bir taarruzdur. Garaibdendir ki o geceden evvel olan perşembe günü tenezzüh için bir tarafa gitmiştim. Avdetimde güya iki yılan birbirine eklenmiş gibi uzunca siyah bir yılan sol tarafımdan geldi, benim ile arkadaşımın ortasından geçti. Arkadaşıma, o yılandan dehşet alıp korktun mu diye sordum:
Gördün mü?
O dedi: Neyi?
Dedim: Bu dehşetli yılanı!
Dedi: Yok, görmedim ve göremiyorum.
“Fesübhanallah!” dedim. “Bu kadar büyük bir yılan, ikimizin ortasından geçtiği halde nasıl görmedin?”
O vakit hatırıma bir şey gelmedi. Fakat sonra kalbime geldi ki: “Bu sana işarettir, dikkat et!” Düşündüm ki gecelerde gördüğüm yılanlar nevindendir. Yani gecelerde gördüğüm yılanlar ise hıyanet niyetiyle her ne vakit bir memur yanıma gelse onu yılan suretinde görüyordum. Hattâ bir defa müdüre söylemiştim: “Fena niyetle geldiğin vakit seni yılan suretinde görüyorum, dikkat et!” demiştim. Zaten selefini çok vakit öyle görüyordum.
Demek, şu zahiren gördüğüm yılan ise işarettir ki hıyanetleri bu defa yalnız niyette kalmayacak, belki bilfiil bir tecavüz suretini alacak. Bu defaki tecavüz –çendan– zahiren küçük imiş ve küçültülmek isteniliyor. Fakat vicdansız bir muallimin teşvikiyle ve iştirakiyle o memurun verdiği emir; cami içinde, namazın tesbihatında iken “O misafirleri getiriniz!” diye jandarmalara emretmiş. Maksat da beni kızdırmak. Eski Said damarıyla bu fevka’l-kanun, sırf keyfî muameleye karşı kovmak ile mukabele etmekti. Halbuki o bedbaht bilmedi ki Said’in lisanında Kur’an’ın tezgâhından gelen bir elmas kılınç varken, elindeki kırık odun parçasıyla müdafaa etmez; belki o kılıncı böyle istimal edecektir. Fakat jandarmaların akılları başlarında olduğu için hiçbir devlet, hiçbir hükûmet namazda, camide, vazife-i diniye bitmeden ilişmediği için namaz ve tesbihatın hitamına kadar beklediler. Memur bundan kızmış “Jandarmalar beni dinlemiyorlar.” diye kır bekçisini arkasından göndermiş.
Fakat Cenab-ı Hak beni böyle yılanlarla uğraşmaya mecbur etmiyor. İhvanlarıma da tavsiyem budur ki: Zaruret-i kat’iye olmadan bunlarla uğraşmayınız. “Cevabü’l-ahmaki’s-sükût” nevinden, tenezzül edip onlarla konuşmayınız.
Fakat buna dikkat ediniz ki: Canavar bir hayvana karşı kendini zayıf göstermek, onu hücuma teşci ettiği gibi; canavar vicdanı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle zaaf göstermek, onları tecavüze sevk eder. Öyle ise dostlar müteyakkız davranmalı tâ dostların lâkaytlıklarından ve gafletlerinden, zındıka taraftarları istifade etmesinler.
📍 RİSALE-İ NUR'DA GEÇEN İLGİLİ BAHİS
Mektubat Eserinden:
Halbuki bu dostlarım güya vatandaşlarım ve dindaşlarım ve onların menfaat-i imaniyelerine uğraştığım adamlar, hiçbir sebep yokken, siyasetten ve dünyadan alâkamı kestiğimi bilirlerken üç sene değil belki beni altı sene sıkıntılı bir esaret altına aldılar; ihtilattan men’ettiler. Vesikam olduğu halde dersten, hattâ odamda hususi dersimi de men’ettiler; muhabereye set çektiler. Hattâ vesikam olduğu halde, kendim tamir ettiğim ve dört sene imamlık ettiğim mescidimden beni men’ettiler. Şimdi dahi cemaat sevabından beni mahrum etmek için –daimî cemaatim ve âhiret kardeşlerim– mahsus üç adama dahi imamet etmemi kabul etmiyorlar.
(16. Mektup)
📍 MUS MESCİDİNDE YAŞANAN ŞEFKAT TOKATI
Lemalar Eserindeki Şefkat Tokatları Bölümü:
BİRİNCİSİ: Mustafa Çavuş (r.h.) sekiz senedir bizim hususî küçük camie, hem sobasına, hem gazyağına, hem kibritine kadar hizmet ediyordu. Hattâ gazyağını ve kibritini sekiz senedir kendi kesesinden sarf ettiğini sonra öğrendik. Cemaate, hususan Cuma gecelerinde, gayet zarurî bir iş olmayınca geri kalmıyordu. Sonra ehl-i dünya onun safvet-i kalbinden istifade ederek dediler ki: "Sözlerin bir kâtibi olan Hafızın sarığına ilişecekler. Hem gizli ezan muvakkaten terk edilsin. Sen kâtibe söyle, cebir görmeden evvel sarığı çıkarsın." O bilmiyordu ki, hizmet-i Kur'âniyede bulunan birisinin sarığını çıkarmaya dair sözü tebliğ etmek, Mustafa Çavuş gibi yüksek ruhlulara pek ağırdır. Onların sözlerini tebliğ etmiş. O gece rüyada ben görüyordum ki, Mustafa Çavuş'un elleri kirli, kaymakam arkasında olarak odama geldi. İkinci gün ona dedim:
"Mustafa Çavuş, sen bugün kimle görüştün? Seni, elin mülevves bir surette kaymakamın arkasında gördüm."
Dedi: "Eyvah! Bana böyle bir söz, muhtar söyledi, 'Kâtibe söyle.' Ben arkasında ne olduğunu bilmedim."
Hem aynı günde bir okkaya yakın gazyağını camie getirmiş. Hiç vuku bulmayan, o gün kapı açık kalmış, bir keçi yavrusu içeriye girmiş, büyük bir adam gelmiş, keçi yavrusunun seccademe yakın bıraktığı muzahrefâtı yıkamak için, ibrikteki gazyağını su zannedip bütün o gazyağını, temizlik yapıyorum diye, camiin her tarafına serpmiş. Acaiptir ki, kokusunu duymamış. Demek, o mescid lisan-ı hal ile Mustafa Çavuş'a diyor: "Senin gazyağın bize lâzım değil. Ettiğin hata için, gazyağını kabul etmedim" diye işaret vermek için o adama koku işittirilmedi. Hattâ o hafta içinde, Cuma gecesinde ve birkaç mühim namazda, o kadar çalıştığı halde cemaate yetişemiyordu. Sonra ciddî bir nedamet, bir istiğfar ettikten sonra safvet-i asliyesini buldu.
📍ÇAM DAĞI
📍GENEL BİLGİ
Said Nursî Hazretleri Barla'da iken, yaz aylarında bazan Çam Dağı'na çıkar, bir müddet yalnız olarak orada kalırdı.
Çam Dağı'nın en yüksek tepesinde olan iki büyük ağaç üzerinde dershane-i Nuriye manasında birer menzili vardı. (Daha sonra menfi insanlar tarafından bu ağaçlar kesildi) Bu çam ve katran ağaçlarının tepelerinde, Risale-i Nur'la meşgul oluyordu. Hem ekser zamanlar, Barla'dan bu ormanlık havaliye gelip giderdi. Ve derdi ki: "Ben bu menzilleri, Yıldız Sarayı'na değişmem!"
Yapılan hesaplamada ağaç yaklaşık 620 yaşında olduğu tespit edildi.
📍ÜSTAD VE HULUSİ ABİNİN KARŞILIKLI MEKTUPLAŞMASI
Üstadın Yazdığı Mektup:
Altıncı Mektup
GAYRETLİ kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyar-ı gurbette medar-ı tesellilerim,
Madem Cenâb-ı Hak sizleri, fikrime ihsan ettiği mânâlara hissedar etmiştir; elbette hissiyatıma da hissedar olmak hakkınızdır. Sizleri ziyade müteessir etmemek için, gurbetimdeki firkatimin ziyade elîm kısmını tayyedip bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. Şöyle ki:
Şu iki üç aydır pek yalnız kaldım. Bazan on beş yirmi günde bir defa misafir yanımda bulunur. Sair vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır dağcılar yakınımda yok dağıldılar.
İşte gece vakti, şu garibâne dağlarda, sessiz, sadasız, yalnız, ağaçların hazinâne hemhemeleri içinde, kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm.
Birincisi: İhtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet-i mutlaka ile, akran ve ahbabım ve akaribimden yalnız ve garip kaldım. Onlar beni bırakıp âlem-i berzaha gittiklerinden neş'et eden hazin bir gurbeti hissettim.
İşte, şu gurbet içinde ayrı diğer bir daire-i gurbet açıldı. O da, geçen bahar gibi alâkadar olduğum ekser mevcudat beni bırakıp gittiklerinden hâsıl olan firkatli bir gurbeti hissettim.
Ve şu gurbet içinde bir daire-i gurbet daha açıldı ki, vatanımdan ve akaribimden ayrı düşüp yalnız kaldığımdan tevellüt eden firkatli bir gurbeti hissettim.
Ve şu gurbet içinde, gecenin ve dağların garibâne vaziyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi.
Ve şu gurbetten dahi, şu fâni misafirhaneden ebedü'l-âbâd tarafına harekete âmâde olan ruhumu fevkalâde bir gurbette gördüm. Birden, fesübhânallah dedim, bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır düşündüm. Kalbim feryatla dedi:
Yâ Rab, garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem,
Bî-ihtiyarem, el-aman-gûyem, afv-cûyem, meded-hâhem, zidergâhet İlâhî!
Birden, nur-u iman, feyz-i Kur'ân, lütf-u Rahmân imdadıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri, beş nuranî ünsiyet dairelerine çevirdiler.
Lisanım حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ 1 söyledi. Kalbim
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللهُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ 2
âyetini okudu.
Aklım dahi, ıztırabından ve dehşetinden feryat eden nefsime hitaben dedi:
Bırak bîçare feryadı, belâdan kıl tevekkül. Zira feryat, belâ-ender hata-ender belâdır bil.
Belâ vereni buldunsa eğer, safâ-ender vefâ-ender atâ-ender belâdır bil.
Madem öyle, bırak şekvâyı, şükret; çün belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.
Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ-ender fenâ-ender hebâ-ender belâdır bil.
Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçücük bir belâdan, gel tevekkül kıl.
Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Hem üstadlarımdan Mevlânâ Celâleddin'in nefsine dediği gibi dedim:
اُو گ ُفْتِ : « أَلَسْتُ » وَتُو گ ُفْتِى : « بَلٰى » شُكْرِ « بَلٰى » چ ِيسْتْ؟ كَشِيدَنْ بَلاَ
سِرِّ بَلاَ چ ِيسْتْ كِه يَعْنِى مَنَمْ حَلْقَه زَنِ دَرْ گ َهِ فَقْرُ وفَنَا (O, "ben Senin Rabbin değil miyim?" dedi. Sen "Evet" dedin. "Evet" demenin şükrü nedir, bilir misin? Çok bela çekmektir. Bilir misin bela çekmenin sırrı nedir? Yani fakr u fena dergahındaki halkaya katılmaktır. Dîvân-ı Kebîr, s. 157, Gazel 251.)
O vakit nefsim dahi "Evet, evet. Acz ve tevekkülle, fakr ve iltica ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ اْلاِيمَانِ وَاْلاِسْلاَمِ 2 dedi. Meşhur Hikem-i Atâiyenin şu fıkrası, مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ وَمَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ 3 yani, "Cenâb-ı Hakkı bulan neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden neyi kazanır?"; yani, "Onu bulan herşeyi bulur. Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına belâ bulur" ne derece âli bir hakikat olduğunu gördüm ve طُوبٰى لِلْغُرَبَۤاءِ (Ne mutlu gariplere!" Müslim, Îman: 232; Tirmizî, Îman: 13;) hadîsinin sırrını anladım, şükrettim.
İşte, kardeşlerim, karanlıklı bu gurbetler, çendan nur-u imanla nurlandılar; fakat yine bende bir derece hükümlerini icra ettiler ve şöyle bir düşünceyi verdiler: "Madem ben garibim ve gurbetteyim ve gurbete gideceğim. Acaba şu misafirhanedeki vazifem bitmiş midir? Tâ ki sizleri ve Sözleri tevkil etsem ve bütün bütün alâkamı kessem" fikri hatırıma geldi. Onun için sizden sormuştum ki, "Acaba yazılan Sözler kâfi midir, noksanı var mı? Yani vazifem bitmiş midir? Tâ ki rahat-ı kalble kendimi nurlu, zevkli, hakikî bir gurbete atıp, dünyayı unutup, Mevlânâ Celâleddin'in dediği gibi دَانِى سَمَاعِ چِه بُودْ؟ بِى خُودْ شُدَنْ زِ هَسْتِى
أَنْدَرْ فَنَاىْ مُطْلَقْ ذَوْقِ بَقَا چ َشِيدَنْ (Semâ'ın ne olduğunu bilir misin? O, şahsî varlıktan vazgeçip; mutlak yokluk içinde bekâyı zevk etmektir.)
deyip, ulvî bir gurbeti arayabilir miyim?" diye sizi o suallerle tasdî etmiştim.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî
______________________________
Bu Mektuba Hulusi Abi Şöyle Cevap Vermiştir.(Barla Lahikasıdan)
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَۤائِنَاتِ اَبَدًا
Hulûsi'nin birinci fıkrasıdır.
Eyyühe'l Üstâdü'l-Muhterem!
Kendilerini fakir ve hakir görmekte zevk alan zevât-ı âliye gibi değil, belki olduğu gibi görünmek isteyen ve "talebem, kardeşim, biraderzadem" ünvanlarıyla taltif buyurduğunuz bendeniz, hakikatte mânen düşkün bir vaziyette ve cidden duanıza muhtaç bir haldeyim. Serâpâ nur olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın hak ve hakikatini, bu asır insanlarının, bilhassa fırak-ı dâllenin gözlerine sokacak derecede, bazı Kur'ân lemeâtının zahir olmasına murad-ı İlâhî taallûk etmiş ve bu emr-i mühimme, felillâhilhamd, muhterem Üstadımız vasıta olmuştur.
İşte, hiç ender hiç olan bu talebeniz de, yine lütuf ve fazl ve inâyet-i İlâhî ile bu âli memuriyetini ifâ eden aziz ve muhterem hocasına ve Hazret-i Kur'ân hesabına pek cüz'î bir hademelik yaptırılmıştır. Bundan dolayı ne kadar şükretsem azdır; fahre zerre kadar hakkım yoktur. Belki şu hademelikte yapmış olmaklığım muhtemel hatîât ve kusurattan dolayı affımı niyaz ve istirham ediyorum. Fena şahsiyetimi târif eylemekliğim gerçi mânâsızdır. Fakat mürâsele ve mülâkatta bu babda pek çok büyük iltifatlarınızı gördüğümden mütehassıl hicap sevkiyle ufak bir tasdîde bulundum. Son iki mektubunuzda sual buyurulan hususa cevap vermekliğim ısrarla emir buyuruldu.
سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا 1 Fakat bu ağır suale, acz ve fakrın en müntehâsında bulunan bu kardeşiniz hak ve hakikate muvafık ve mutabık bir cevap verebilmek için inâyet ve kerem-i İlâhî ve meded-i ruhaniyet-i Peygamberîye iltica eyledi. Şöyle ki:
Mübârek Sözler şüphesiz Kitab-ı Mübînin nurlu lemeâtıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber, küll halinde kusursuz ve noksansızdır. Beşerin her tabakası kendi fıtrî anlayışları nisbetinde onlardan hisse-mend ve faide-mend olurlar. Şimdiye kadar tenkit olunmaması, her meslek ve mezhep ve meşrep ehline hoş gelmesi ve mülhidlerin dil uzatamayıp ebkem kalmaları, kanaatimizin sıhhatine delâlet etmeye kâfidirler.
Vazifenizin bitmediğine dair düşünebildiğim burhanlar:
Evvelâ: Bid'atların çoğaldığı bir zamanda ulemânın sükût etmemeleri lâzım geldiğine dair beyan buyurulan hadîsteki emir ve zecir.
Saniyen: Peygamberimizin ittibâına mükellef olduğunuzdan, onlar gibi müddet-i hayatınızca vazifeye devam mecburiyeti olduğu.
Salisen: Madem bu hizmet münhasıran reyinizle değil, istihdam olunuyorsunuz; nasıl Mübelliğ-i Kur'ân, Fahr-i Cihan, Habib-i Yezdân sallâllahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri birgün اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ 2
ferman-ı celîlini tebliğ buyurmakla aynı zamanda vazife-i risaletinin hitâmına remzen işaret eylemişti. Muhterem Üstadın da hizmeti kâfi görülürse, bildirilir kanaatindeyim.
Rabian: Sözler hakkında bugüne kadar sükût edilmesi ve tenkide cür'et edilmemesi, ilâ nihâye bu halin devam edeceğine delil olamaz. Hal-i hayatınızda muhtemel hücumlara evvelen ve bizzat zât-ı fâzılaneleri cevap vereceksiniz.
Hamisen: Dünyayı unutmak isteseniz, başka hiçbir sebep olmasa dahi, yalnız bu mübarek Sözler'le rabıta peydâ eden insanların rica edecekleri izahatı vermek isteyecek ve cevapsız bırakmayacaksınız.
Sadisen: Allah için sizi sevenlere ve sizden istizahta bulunanlara yazdığınız pek kıymetli yazılarla meclis-i ilminizde takrir buyurduğunuz mütenevvi ve Sözler'e bile geçmeyen mesâil kat'iyetle gösteriyorlar ki, ihtiyaç da, hizmet de bitmemiştir.
Birkaç mâruzât: Nurlu Sözler'i cemaate okumak nasip olduğu zamanlarda, bende bazı hissiyat hasıl oluyordu; şurada arza müsaadenizi rica edeceğim.
Evvelâ: Muhterem Üstadıma mâruzatta bulunmak için kalemi elime aldığım zaman, ruhumda büyük bir inkişaf hissediyor ve ihtiyarsız kalemim o andaki muvakkat duygularıma tercüman olduğunu görüyorum.
Saniyen: Şöyle düşünüyordum: Eğer yalnız adüvv-i ekber olan nefsin hilesinden ve cin ve ins ve şeytanların mekrinden emin olayım diye herkes başını karanlığa çekse ve kendisi kûşe-i nisyana çekilse veya çekilmek istese ve âlem-i insan ve âlem-i İslâm mühmel kalacak, kimsenin kimseye faidesi olmayacak bir zaman olsa; ben din kardeşlerime bu nurlu hakikatleri iblâğ edeyim de, Allahü Zülcelâl nasıl şe'n-i ulûhiyetine yaraşırsa öyle muamele eylesin. Nefsimi düşünmekten kat'-ı nazar etmeyi yine o zamanlarda çok faideli görüyordum. Bundaki hikmet nedir?
______________________________
Hulusi Abinin Bu Mektubuna Üstad Şöyle Cevap Vermiştir: (Barla Lahikasından)
Aziz kardeşim, hamiyetli arkadaşım, gayretli talebem, sevgili biraderzadem,
Senin güzel mektubun bana şifalı oldu. Ben ziyade rahatsızken onu okudum, bana bir sürur verdi, o sürur dahi o hastalığa bir hiffet verdi. Şu hastalığın sırrı, insanlardan istiğnâya dair sana yazdığım mektubun kerametidir. Çünkü, o mektubu bir gün iki-üç zâta, onların hediyelerinin adem-i kabulüne medar olmak için okudum. Aynı günde o zâtın hanesine gittim. Az bir yemek getirdi, arkadaşlarımın hatırları için bir parça yedim. Hiç hatırıma gelmedi ki, o günde o hakikatli mektubu o yemek sahibine okudum, şimdi muhalefet ediyorum. Yemekten sonra hatırıma geldi. Fakat "Hediye kabul edemiyorum, belki yemek yenilir" tahmin ettim. Fakat يَقُولُونَ مَا لاَ يَفْعَلُونَ 1 altına girdiğimden, öyle bir şiddetli tokat yedim ki, bu dört senede böyle hastalık görmemiştim. Fakat Cenâb-ı Hakka şükrettim ki, bir-iki senedir bazı emareler ve hâdiselerle zannettiğim bir hakikat, bu tokatla gayet kat'iyetle göründü.
Şeyh Mustafa'ya benim tarafımdan geçmiş olsun de ve şu hikâyeyi ona söyle:
Eskide iki ciddî âhiret kardeşleri varmış. Biri hasta düşer; ötekisi ziyaretine gitti. Dua eder, hasta iyi olmaz. "Öyleyse sen kalk, ben yatacağım" demiş. Hasta kalkmış, onun yerine hasta olarak yatmış. Her neyse... Demek Şeyh Mustafa ile kardeşliğimiz ciddîleşmiş ki, ben hastalığına dua ettim, kabul olmadı. Fakat birkaç gün devamı mukadder olan hastalığının bir parçası bana verildi. İnşaallah ona bir parça hiffet gelmiştir.
Sözler hakkında hüsn-ü şehadetiniz, bana büyük bir tesellî verdi. Vazifemin bitmediğine dair burhanlarınız gayet kuvvetlidirler; lâkin ben gayet kuvvetsizim. Fakat Cenâb-ı Hakka tevekkül edip, o burhanlara serfürû ediyorum.
Cemaate Sözler'i okumak zamanında, sendeki hissiyât-ı âliye ve fazla inkişaf ve fedakârâne hamiyet-i diniye galeyanının sırrı şudur ki:
Velâyet-i kübrâ olan veraset-i Nübüvvetteki makam-ı tebliğin envarı altına girdiğin içindir. O vakit sen, dellâl-ı Kur'ân Said'in vekili, belki mânen aynı hükmüne geçtiğin içindir.
Gurbet mektubuyla kamer ve zemin ve seyyarata dair mektubuma cevap verilmemesinin sebebi şu olmak gerektir ki: Gurbet Mektubu, bütün dünyayı unutmak hissiyle yazılmıştır. Sen dünyayı unutmak değil, belki vazife itibarıyla en sathî maddiyatla zihnin meşbû olduğu bir zamanda, herhalde o gurbetteki zevki bulamadın. Ve o Mektubun tam derecesini, muvakkaten perde çekilmiş olan parlak zekâvetin kavrayamadı ki, cevap yazamadı.
Öteki Mektup, çok yüksek ve çok geniş hakaika işaret ettiği ve hadsiz âlem-i ulvînin ve nihayetsiz âlem-i mânevînin bir nevi haritasına işaret ettiği için, sâfî, meşgalesiz, arzî ve arzlılardan sıyrılıp yukarıya çıkan bir akıl lâzımdı. Halbuki, benim gayretli kardeşim, o vakit zeminin haritasını alacak bir vazifeyle meşgul olduğundandır ki, o ulvî ve pek keskin zekâvetin, o Mektuba karşı sükûtu iltizam etmeye mecbur olmuş.
Said Nursî
📍RİSALEDEN ÖZELLİKLE GECE OKUNMASI FEYZLİ BİR YER
Mektubat Eserinden:
“Hamisen: Bir mektupta, buradaki hissiyatıma hissedar olmak arzusunu yazmıştın. İşte binden birini işit:
Bir gece yüz tabakalık irtifa’da, bir katran ağacının başındaki yuvada, semanın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne baktım; Kur’ân-ı Hakim’in kaseminde ulvî bir nur-u i’caz ve parlak bir sırr-ı belağat t gördüm. Evet, seyyar yıldızlara ve istitar ve intişarlarına işaret eden şu ayet, gayet âlî bir nakş-ı san’at ve âlî bir levha-i ibret nazar-ı temaşaya gösteriyor.
Evet, şu seyyareler, kumandanları olan güneşin dairesinden çıkıyorlar, sabit yıldızlar dairesine girerek, semada yeni yeni nakışları ve san’atları gösteriyorlar. Bazen kendileri gibi parlak bir yıldıza omuz omuza verir, güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Ba’zen küçük yıldızlar içine girip bir kumandan suretini gösteriyorlar. Hususiyle bu mevsimde, akşamdan sonra ufukta zühre yıldızı ve fecirden evvel diğer parlak bir arkadaşı gayet şirin ve güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Sonra vazife-i teftişiyelerini ve nakş-ı san’atta mekiklik hizmetini ifâdan sonra, yine dönüp sultanları olan güneşin şa’şaalı dairesine girip gizleniyorlar. şimdi şu “Hünnes Künnes” tabir edilen seyyarelerle şu zeminimizi kâinat fezasında birer gemi, birer teyyare suretinde kemal-i intizamla döndüren ve seyr ü seyahat ettiren zatın haşmet-i Rububiyetini ve şa’şaa-i saltanat-ı ulûyetini güneş gibi parlaklığıyla gösteriyorlar.
Bak, bir saltanatın haşmetine ki; gemileri ve tayyareleri içinde öyleleri var ki, bin defa küre-i arz kadar bir cesamette ve bir saniyede sekiz saat mesafeyi kat’ eden sür’attedir!..
İşte, böyle bir sultana ubudiyet ve imanla intisab etmek ve şu dünyada ona misafir olmak ne kadar âlî bir saadet, ne derece büyük bir şeref olduğunu kıyas et.
Sonra Kamer’e baktım: ayetinin gayet parlak bir nur-u i’cazı ifade ettiğini gördüm. Evet, Kamer’in takdiri ve tedviri ve tedbir ve tenviri.. ve zemine ve güneşe karşı gayet dakik bir hesabla vaziyetleri o kadar hayret-feza, o derece harikadır ki; onu öyle tanzim eden ve takdir eden bir kadîre hiç bir şey ağır gelmez. Onu öyle yapan her şeyi yapabilir fikrini temaşa eden her bir zişuura ders verir. Hem öyle bir tarzda güneşi takib ediyor ki; bir saniye kadar yolunu şaşırmıyor... Zerre kadar vazifesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana dedirtiyor. Hususan Mayıs’ın ahirinde olduğu gibi, bazı vakitte ince hilâl şeklinde süreyya menziline girdiği vakit, hurma ağacının eğilmiş beyaz bir dalı suretini ve süreyya bir salkım suretini gösterdiğinden; o yeşil sema perdesi arkasında hayale nuranî, büyük bir ağacın vücudunu tahayyül ettirir. Güya o ağaçtan bir dalının bir sivri ucu, o perdeyi delmiş, bir salkımıyla beraber başını çıkarmış, süreyya ve hilâl olmuş.. Ve sair yıldızlar da o gaybî ağacın meyveleri olduğunu hayale telkin eder. İşte teşbihinin letafetini, belâgatını gör!..
Sonra, ayeti hatırıma geldi ki; zemin musahhar bir sefine bir merkub olduğunu işaret ediyor. O işaretten kendimi feza-i Kâinat’ta sür’atle seyahat eden pek büyük bir geminin yüksek bir mevkiinde gördüm. At ve gemi gibi bir merkube binildiği, zaman kıraatı sünnet olan ayetini okudum.
Hem gördüm ki: Küre-i Arz, şu hareketiyle, sinema levhalarını gösteren bir makine vaziyetini aldı. Bütün semavatı harekete getirdi. Bütün yıldızları muhteşem bir ordu gibi sevke başladı. Öyle şirin ve yüksek manzaraları gösterdi ki; ehl-i fikri mest ve hayran eder: Fesûbhanallah! dedim, ne kadar az bir masrafla ne kadar çok ve büyük ve garib ve acib, âli ve gâlî işler görülüyor ..”
{Mektubat,s:15.}
📍RİSALEDEN ÖZELLİKLE GECE OKUNMASI FEYZLİ BİR YER 2 (YILDIZNAME)
Mektubat Eserinden:
“Aziz kardeşlerim! Ben şimdi Çam dağında yüksek bir tepede büyük bir çam ağacının tepesinde bir menzilde bulunuyorum. ınsten, tevahhuş ve vuhuşa ünsiyet ettim. İnsanlarla sohbet arzu ettiğim vakit, hayalen sizleri yanımda bulur, bir hasb-ı hal ederim. Sizinle mütealli olurum. Bir mani’ olmazsa, bir iki ay burada yalnız kalmak arzusundayım. Barla’ya dönsem, arzunuz veçhile sizden ziyade müştak olduğum şifahî bir müsahabe çaresini arıyacağız. şimdi bu çam dağında hatıra gelen iki üç hatırayı yazıyorum:
Birincisi: Bir parça mahrem bir sırdır. Fakat senden sır saklanmaz. şöyle ki:
Ehl-i hakikatın bir kısmı, nasıl ki ism-i vedûd’a mazhardırlar ve a’zamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcudatın pencereleriyle Vacib-ül Vücud’a bakıyorlar.. Öyle de, şu hiç ender hiç olan kardeşiniz, yalnız hizmet-i Kur’ân’a istihdamı hengâmında ve o hazine-i bînihayenin dellâlı olduğu bir vakitte, ism-i Rahim ve ism-i Hakim mazhariyetine medar bir vaziyet verilmiş.. Bütün sözler o mazhariyetin cilveleridir. İnşaallah o sözler sırrına mazhardırlar
İkincisi: Tarik-ı Nakşî hakkında denilen: “Der tarik-ı nakşi bendî lazım amed çar-ı terk.. Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hestî, terk-i terk” olan fıkra-ı ra’na birden hatıra geldi. O hatıra ile beraber, birden şu fıkra tulu’ etti:
“Der tarik-ı acz-i mendi lazım-amed çar-ı çiz.. Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-û mutlak, şevk-i mutlak ey aziz”
Sonra, senin yazdığın “Bak kitab-ı kâinatın safha-i renginine..” olan rengin ve zengin şiir hatırıma geldi. O şiir ile semanın yüzündeki yıldızlara baktım. Keşki şâir olsaydım, bunu tekmil etseydim, dedim. Halbuki şiir ve nazma isti’dadım yok iken yine başladım.. Fakat nazım ve şiir yapamadım, nasıl hutur ettiyse, öyle yazdım. Benim vârisim olan sen, istersen nazma çevir, tanzim et!..”
İşte birden hatıra gelen şu:
Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine,
Nâme-i nurîn-i hikmet bak ne takrir eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisaniyle derler:
“Bir Kadir-i Zülcelâl’in Haşmet-i Sultanına,
Birer burhan-ı nur-efşanız biz, Vücud-u sania,
Hem vahdete, hem kudrete şâhitleriz biz..
şu zeminin yüzünü yaldızlayan,
Nazenin mu’cizatı çün melek seyranına,
şu Semanın arza bakan, cennete dikkat eden,
Binler müdakkik gözleriz biz, (Haşiye)
Tûba-ı Hilkatten Semavat şakkına,
Hap kehkeşan ağsanına
Bir Cemil-i Zülcelal’in dest-i hikmetiyle takılmış
Pek güzel meyveleriz biz.
şu semavat ehline birir mescid-i seyyar,
Birer hâne-i devvar , birer ulvî âşiyâne..
Birer misbah-i nevvar, gemi-i cebbar,
Birer teyyareleriz biz .
Bir Kadîr-i Zülkemal’in, bir Hakîm-i Zülcemal’in;
Birer Mu’cize-i Kudret, birer harika-i san’at-ı Halikane,
Birer nadire-i hikmet, birer dâ’ye-i Hilkat,
Birer nur âlemiyiz biz
Böyle yüzbin dil ile yüzbin burhan gösteririz,
İşittiririz insan olan insana,
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,
Hem işitmez sözümüzü, Hak söyliyen ayetleriz biz.
Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize müsebbihiz, zikrederiz abîdane..
Kehkeşanın halka-i kübrasına mensub birer meczublarız biz..”
{Mektubat, s: 19.}
📍CENNET BAHÇESİ
📍GENEL BİLGİ
Bediüzzaman’ın Barla’daki ilk talebelerinden olan Sıddık Süleyman ağabeyin bahçesidir. Bediüzzaman bu bahçeye arasıra tefekkür ve ibadet için gittiği nakledilen hatıralardandır.
Risale-i Nur Külliyatı içerisinde yer alan “Cennet Bahsi” risalesi bu bahçede 1-2 saat içerisinde yazıldığı için bu bahçeye cennet bahçesi ismi verilmiştir.
📍CENNET BAHSİNDEN BİR BÖLÜM
Sözler Eserinden 28. Sözden Bir Bölüm:
Sual: Ehâdis-i şerifede denilmiştir ki: “Bazı ehl-i Cennete dünya kadar bir yer veriliyor; yüz binler kasır, yüz binler huri ihsan ediliyor.” 1 Birtek adama bu kadar şeylerin ne lüzumu var, ne ihtiyacı var, nasıl olabilir ve ne demektir?
Elcevap: Eğer insan yalnız câmid bir vücut olsaydı veyahut yalnız mideden ibaret nebatî bir mahlûk olsaydı veyahut yalnız mukayyet, ağır ve muvakkat ve basit bir zât-ı cismaniye ve bir cism-i hayvanîden ibaret olsaydı, öyle çok kasırlara, çok hurilere lâyık ve mâlik olmazdı. Fakat insan öyle câmi’ bir mu’cize-i kudrettir ki, hattâ şu dünya-yı fânide, şu kısa bir ömürde, şu inkişaf etmemiş bazı letâifinin ihtiyacı cihetiyle, bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezâizi verilse, belki hırsı tok olmayacaktır. Halbuki, ebedî bir dâr-ı saadette, nihayetsiz istidada mâlik, nihayetsiz ihtiyaçlar lisanıyla, nihayetsiz arzular eliyle, nihayetsiz bir rahmetin kapısını çalan bir insan, elbette ehâdiste beyan olunan ihsânât-ı İlâhiyeye mazhariyeti makuldür ve haktır ve hakikattir. Ve şu hakikat-i ulviyeye bir temsil dürbünüyle rasat edeceğiz. Şöyle ki: Bu dere bahçesi gibi, HAŞİYE şu Barla bağ ve bahçelerinin herbirinin ayrı ayrı mâliki bulunduğu halde, Barla’da gıdası itibarıyla ancak bir avuç yeme mâlik olan herbir kuş, herbir serçe, herbir arı, “Bütün Barla’nın bağ ve bostanları benim nüzhetgâhım ve seyrangâhımdır” diyebilir. Barla’yı zaptedip daire-i mülküne dahil eder. Başkalarının iştiraki onun bu hükmünü bozmaz.
Hem insan olan bir insan diyebilir ki: “Benim Hâlıkım, bu dünyayı bana hane yapmış. Güneş benim bir lâmbamdır; yıldızlar benim elektriklerimdir; yeryüzü çiçekli miçekli halılarla serilmiş benim bir beşiğimdir” der, Allah’a şükreder. Sair mahlûkatın iştiraki, onun bu hükmünü nakzetmez. Bilâkis, mahlûkat onun hanesini tezyin eder, hanenin müzeyyenâtı hükmünde kalırlar. Acaba, bu daracık dünyada, insan, insaniyet itibarıyla, hattâ bir kuş dahi, böyle bir daire-i azîmede bir nevi tasarruf dâvâ etse, cesîm bir nimete mazhar olsa, geniş ve ebedî bir dâr-ı saadette, ona beş yüz senelik bir mesafede bir mülk ihsan etmek nasıl istib’âd edilebilir?
Hem nasıl ki, şu kesafetli, karanlıklı, dar dünyada, güneşin pek çok âyinelerde bir anda aynen bulunması gibi, öyle de, nuranî bir zat, bir anda çok yerlerde aynen bulunması (On Altıncı Sözde ispat edildiği gibi); meselâ Hazret-i Cebrâil Aleyhisselâm bin yıldızda bir anda, hem Arşta, hem huzur-u nebevîde, hem huzur-u İlâhîde bir vakitte bulunması; hem Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın haşirde bir anda ekser etkıya-i ümmetiyle görüşmesi ve dünyada hadsiz makamlarda bir anda tezahür etmesi; ve evliyanın bir nevi garibi olan abdalların bir vakitte çok yerlerde görünmesi; ve avâmın rüyada, bazan bir dakikada bir sene kadar işler görmesi ve müşahede etmesi; ve herkesin kalb, ruh, hayal cihetiyle bir anda pek çok yerlerle temas edip alâkadarâne bulunması, malûm ve meşhud olduğundan, elbette nuranî, kayıtsız, geniş ve ebedî olan Cennette, cisimleri ruh kuvvetinde ve hiffetinde ve hayal sür’atinde olan ehl-i Cennet, bir vakitte yüz bin yerlerde bulunup yüz bin hurilerle sohbet ederek yüz bin tarzda zevk almak, o ebedî Cennete, o nihayetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir-i Sâdıkın (a.s.m.) haber verdiği gibi hak ve hakikattir. Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terazisiyle o muazzam hakikatler tartılmaz.
İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez, zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.
📍SIDDIK SÜLEYMAN'IN ÜSTADLA TANIŞMASI
Mufassal Tarihçe-i Hayat Kitabından:
1962 yılında bir yaz mevsimi Barla’daki evinde ziyaret ettiğimiz ve çorbasını içtiğimiz merhum Sıddık Süleyman Ağabey, Üstâd’ıyla ilk tanışmasını ve hizmetine giriş şeklini şöyle anlatmıştı:
“Hazret-i Üstâd Barla’ya geldiği senenin ilk baharında tanışmıştım. Hadise şöyle oldu: Bir bahar günü ikindiden sonra idi. Barlalı bir kısım gençlerle birlikte, köyün aşağı dere kısmından gelip, köyün içinden geçen yolun kenarında toplanmış, konuşuyorduk. O güne kadar kendisiyle tanışıp da konuşmamıştım. Çünkü henüz çok gençtim. Fakat Üstâd’ın hemen her gün sabah evinden çıkıp kırlara gittiğini ve akşama doğru eve döndüğünü görüyordum. O günü yağmur yağmış, yerler çamurdu. Hazret-i Üstâd, bizim toplanıp konuştuğumuz yerin onbeş metre kadar ötesinden geçiyordu. Eliyle bize selâm işaretini verdi. Selâmını aldık. Baktım ki, mübareğin bir ayağında ayakkabısı var, ötekisinde yok. Ayakkabısının birisi yırtılmış elinde.. Dayanamadım, “Gideyim bu muhtereme bir yardım edeyim” dedim. Arkasından yürüdüm. O evine taraf gidiyordu. Kendisine arkadan yaklaştım. Yürürken bir ara başını çevirdi ve bana: “Gel kardeşim!” dedi.
Beraber evine çıktık. Çeşmeden su getirdim. Ayakkabılarını yıkadım. Ellerine su döktüm. İsmimi sordu. “Süleyman” dedim. Sonra bana: “İşin olmadığı zaman arasıra gel!” dedi.
İşte o gün, bugün, artık kendisinden ayrılamadım. Onun nurlu ve tatlı sözleri beni kendisine bağladı. Hemen hemen her gün yanına gider, hizmetlerini görür, verdiği ders ve sohbetlerini dinlerdim. O da ekser hususi işlerini bana yaptırırdı”
📍BARLA ETRAFINDAKİ NUR KAHRAMANLARININ KABİRLERİ
Yazılan her risâle, ekseriyetle aynı günün akşamı Eğirdir ve Isparta taraflarındaki köylere, bilhassa Sav’a, İslâmköy’e, Kuleönü’ne ulaştırılarak gece boyu onlarca evde elle yazılarak çoğaltılırdı.
Çoğaltılan nüshalar, ikinci günün sabahı tashih edilmek üzere tekrar Barla’ya getirilir, bizzat müellifi tarafından tashih edildikten sonra yine aynı yolla ihtiyaç duyulan yerlere gönderilirdi.
Sabri Efendi Üstad’dan gelen tashih edilmiş ilk nüshaları İslâmköy’de bulunan Hafız Ali’ye ve Eğirdir’de görev yapan Yüzbaşı Hulusi Bey’e en kısa zamanda ulaştırırdı.
Onlar da çoğaltarak “Nur postaları” adı verilen ulaklarla diğer yerlere götürülürdü.
İletişim ve ulaşım Eğirdir Gölü sahillerindeki iskelelerden sağlanırdı. Kürek çekilerek sandallarla yapılan yolculuk meşakkatli idi. Bir de bütün iskeleler ve yaya yolları jandarmaların sıkı kontrol altındaydı.
Bedre’nin, Barla’ya Eğirdir’e, Isparta’ya bağlayan yol üzerinde olması; Sıddık Sabri’nin, risâlelerin nakliyâtını büyük ölçüde kolaylaştırıyordu.
___________________
Sabri Efendi 1943 senesinde Bediüzzaman’la birlikte Denizli’de dokuz ay hapis yatmıştır.
20 Şubat 1954 tarihinde Eğirdir’in Pazar Köyünden kendi köyüne dönerken, bindiği kamyonun buzlu yolda kayarak devrilmesiyle başından ağır yara almış,kısa bir süre sonra da beyin kanaması geçirerek Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.
Bediüzzaman, Sabri Efendinin cenazesine bizzat iştirak etmiştir. Bedre Köyünün mezarlığına defnedilmiştir.
___________________
Mufassal Tarihçe-i Hayat Eserinden:
Santral Sabri Ağabey’e Hazret-i Üstâd’ın hediye etmiş olduğu bir cübbesinin harika vak’asiyle ilgilidir. Bu rivayet yine Tahirî Ağabey ve Mustafa Sungur Ağabeylerden gelmektedir:
“Bir gün Bedre yakınlarındaki bir korulukta yangın çıkıyor. Sabri Efendi bu alevleri ne yaptıysa söndüremiyor, önliyemiyor. En sonunda aklına bir şey geliyor; sırtındaki Üstâd’ından yadigâr ve hediye olarak bulunan mübarek cübbeyi çıkararak, ateş alevlerine doğru uzatıyor. Dalga dalga yayılmak istidadı gösteren kızıl alevlere böyle sesleniyor: “Yak, işte yakabilirsen! Bu Bediüzzaman’ın cübbesidir. Haydi bakalım yakabilecek misin?” diyerek ateşe doğru mübarek cübbeyi uzatarak ilerliyor.
Az sonra alevler çekilmeye başlıyor ve zaifleniyor ve nihayet yavaş, yavaş sönüp gidiyor.
Bu hadise Hazret-i Üstâd’a da intikal etmiş, sevgili Üstâd tebessüm ederek, sadık talebesi mübarek Santral Sabri Efendi’ye şöyle demiş: “Keçeli keçeli. Beni orman koruyucusu mu yaptın” diye iltifatlarda bulunmuştur.
________________
Barla Lahikasından:
Bu iki zât(Hulusi ve Sabri) hakikî talebelerimden ve ciddî arkadaşlarımdan; ve hizmet-i Kur’ân’da arkadaşlarım içinde talebelik ve kardeşlik ve arkadaşlığın üç hassası var ki, bu iki zât üçünde de birinciliği kazanmışlar.
Birinci hassa: Bana mensup herşeye malları gibi tesahup ediyorlar. Bir Söz yazılsa, kendileri yazmış ve telif etmiş gibi zevk alıyorlar, Allah’a şükrediyorlar. Adeta cesetleri muhtelif, ruhları bir hükmünde, hakikî manevî vereselerdir.
İkinci hassa: Bütün makasıd-ı hayatiye içinde en büyük, en mühim maksatları, o nurlu Sözler vasıtasıyla Kur’ân’a hizmet biliyorlar. Dünya hayatının netice-i hakikiyesinin ve dünyaya gelmekteki vazife-i fıtriyelerinin en mühimi, hakaik-i imaniyeye hizmet olduğunu telâkkileridir.
Üçüncü hassa: Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim ve eczahane-i mukaddese-i Kur’âniyeden aldığım ilâçları, onlar da kendi yaralarını hissedip o ilâçları merhem suretinde tecrübe ediyorlar. Aynı hissiyatımla mütehassis oluyorlar. Ve ehl-i imanın imanlarını muhafaza etmek gayreti, en yüksek derecede taşımaları ve ehl-i imanın kalbine gelen şübehat ve evhamdan hasıl olan yaraları tedavi etmek iştiyakı, yüksek bir derece-i şefkatte hissetmeleridir.
Dördüncü sebep: Hulûsi Bey, benim yegâne manevî evlâdım ve medar-ı tesellîm ve hakikî vârisim ve bir dehâ-yı nuranî sahibi olacağı muhtemel olan biraderzadem Abdurrahman’ın vefatından sonra, Hulûsi aynen yerine geçip o merhumdan beklediğim hizmeti, onun gibi ifâya başlamasıyla ve ben onu görmeden epey zaman evvel Sözler’i yazarken, onun aynı vazifesiyle muvazzaf bir şahs-ı manevî bana muhatap olmuşcasına, ekseriyet-i mutlaka ile temsilâtım onun vazifesine ve mesleğine göre olmuştur. Demek oluyor ki, bu şahsı, Cenâb-ı Hak bana hizmet i Kur’ân ve imanda bir talebe, bir muin tayin etmiş. Ben de bilmeyerek onunla onu görmeden evvel konuşuyormuşum, ders veriyormuşum…
Sabri ise, fıtraten bende mevcut has bir nişan var; bütün gezdiğim yerde kimsede görmedim. Sabri’de aynı nişan-ı fıtrî var. Bütün talebelerim içinde, karabet-i nesliyeden daha ziyade bir karabet kendinde hissetmiş. Ve şu havâlide en az ümid ettiğim ve o da geç uyandığı halde en ileri gittiği bir işarettir ki, o da bir Hulûsi-i Sânîdir, müntehaptır. Cenâb-ı Hak tarafından bana talebe ve hizmet-i Kur’ân’da arkadaş tayin edilmiştir.
Beşinci sebep: Ben kendi şahsıma ait takdirat ve medhi kabul etmem. Çünkü, mânen büyük zarar gördüm. Onun için şahsıma karşı takdirat, fahr ve gurura medar olduğu için şiddetle nefret edip korkuyorum. Fakat Kur’ân-ı Hakîmin dellâlı ve hizmetkârı olmaklığım cihetinden ve o vazife-i kudsiye noktasında takdirat ve medih bana ait olmayıp, nurlu Sözler’e ve belki doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye ve esrar-ı Kur’âniyeye ait olduğu için onu müftehirâne değil, Cenâb-ı Hakka karşı müteşekkirâne kabul ediyorum.
İşte bu iki şahıs, bu hakikati herkesten ziyade anladıkları için, onlar bilmeyerek vicdanlarının sevkiyle yazdıkları takdirat ve medihlerini, Risale-i Nur eczaları içinde derc edilmeye sebep olmuştur. Cenâb-ı Hak bunların emsâlini ziyade etsin ve onları da muvaffak etsin ve tarîk-i haktan ayırmasın. Âmîn.
1900 senesinde doğan İlemalı Sabri, 1934 senesinde rahmete kavuşmuştur
İki sene süren bir hastalık sonucu 1934 senesinde vefat etti
Barla köyü ile İlama(Bağgören) Köyü arası yürüyerek en az 1 saat olmasına rağmen İlamalı Sabri zaman zaman Üstadın arkasında namaz kılmak için yürüyerek Barlaya giderdi.
___________________
Lemalar'da Üstad Ondan Şöyle Bahseder:
Arkadaşlarımızdan –Allah rahmet etsin– iki genç vardı. Biri İlamalı Sabri, diğeri İslâmköylü Vezirzade Mustafa. Bu iki zat, talebelerim içinde kalemsiz oldukları halde, samimiyette ve iman hizmetinde en ileri safta olduklarını hayretle görüyordum. Hikmetini bilmedim. Vefatlarından sonra anladım ki her ikisinde de ehemmiyetli bir hastalık vardı. O hastalık irşadıyla, sair gafil ve feraizi terk eden gençlere bedel, en mühim bir takva ve en kıymettar bir hizmette ve âhirete nâfi’ bir vaziyette bulundular. İnşâallah iki senelik hastalık zahmeti, milyonlar sene hayat-ı ebediyenin saadetine medar oldu. Ben onların sıhhati için bazı ettiğim duayı, şimdi anlıyorum dünya itibarıyla beddua olmuş. İnşâallah o duam, sıhhat-i uhreviye için kabul olunmuştur.
İşte bu iki zat, benim itikadımca, on senelik bir takva ile elde edilecek bir kazanç kadar bir kâr buldular. Eğer ikisi, bir kısım gençler gibi sıhhat ve gençliğine güvenip gaflet ve sefahete atılsaydılar, ölüm de onları tarassud edip tam günahlarının pislikleri içinde yakalasaydı o nurlar definesi yerine, kabirlerini akrepler ve yılanlar yuvası yapacaklardı.
_________________
Kızı Anlatıyor:
Babam sabah namazlarını Üstad’la beraber kılmak için İlama’dan Barla’ya yaya olarak giderdi. Bir defasında yine sabah namazını kılmak için üç arkadaşıyla yaya olarak Barla’ya gitmek için buluşurlar. Çok kar yağdığı için üç arkadaşı gitmekten vazgeçer; ama babam vazgeçmez ve Barla’nın yolunu tutar. ‘Öleceksem bu yolda öleyim.’ der. Barla’ya vardığında sırılsıklam olmuştur.’’
O ıslaklıkla Üstadının arkasında namaza durur. Namazdan sonra tekrar o kışta İlama’nın yolunu tutar. Çok üşümüştür. Buz kesmiştir. O karda düşe kalka, adeta kar üstünde emeklercesine evine varır.
Hani bir defasında, ders yaparken muazzez Üstad demişti ya, Nurun ikinci kahramanı Hulusi Ağabeye: ‘’ Eğer siz eski zamanda olsaydınız, bu dersleri, bu hakikatleri gelip dinlemek için, kilometrelerce uzaktan buraya diz üstü sürüne sürüne gelirdiniz.’’
Emirdağ’lı merhum Mehmet Çalışkan Ağabey de bir hatırasında diyecekti ki: Bir gün Üstad bize; siz nasıl bir Üstadın talebeleri olduğunuzu bilmiyorsunuz. Eğer bilseydiniz, uzak mesafelerden diz üstü emekliye emekliye gelirdiniz.’’
Bir Hadis-i Şerif var, İbn-i Mace Fiten de geçen: ‘’Sizden kim ona yetişirse, kar üzerinde sürünerek dahi olsa gelsin ona katılsın.’’ Aynı Hadis, Celâlettin Süyutinin tasnifinden hadisler’de de geçmektedir.
O sırada sekiz yaşında olan kızının ifadesiyle babası eve geldiğinde belinin altı sırılsıklam ıslaktı çok üşümüştü. Hasta olarak yattı zaten mevcut olan hastalığına da ek olarak bir daha kalkamadı vefat etti.
📍ÜMMÜHAN ERGİN
Konum: İslamköy
İrfan Duman Teyzesi Ümmühan Ergün’ü Anlatıyor:
Ümmühan teyzem aklın alamayacağı kadar temiz ve titiz bir hanımdı. Biz bayramlarda annemizin babamızın ellerin öptükten sonra doğru teyzemize giderdik. Teyzem öğle vaktine kadar beni bırakmazdı, tutardı yanında. Kendi yetiştirdiği hafızlar gelirdi ziyaretine. Onun bir çanağı vardı, o çanakta on kuruşlar, 25 kuruşlar olurdu. O paraları babama bozdurtuverirdi, hazırlardı onları önceden. Her gelene on kuruş, yirmi beş kuruş gibi verirdi. Köyün bütün çocukları gelirdi. Bayramın ikinci gününde de Hafız Ali dayımdan ve teyzemden okuyan anne babaları gelirdi ziyaretine.
Kendi çocuğu olmadığı için köyün bütün erkek ve kız çocuklarını evladı gibi sever, onlarla şakalaşır onlara günlük hayatta lazım olacak dini, ilmi davranış bilgileri verirdi.
Bir yere gideceği zaman, sadece bir gözünün görüneceği şekilde bağlardı yaşmağını. Erkeklerin önünden geçmez, daima ara yolları tercih ederdi. Bir misafirliğe gittiği zaman çok edepli davranır, kendisi de öyle isterdi.
Hafız Ali dayım 1944’de vefat ettikten sonra köyde ne kadar hafız hanım kız varsa hepsini teyzem okuttu. Belki de elli kadar hafız yetiştirmiştir. Kendisi de hafızdı.
Ümmühan teyzem disiplinli bir kadındı. Ben çocuk olduğum için okuttuğu kızlarının içine girip çıkıyordum. Kızları iki dizi üstünde kitap gibi dizerdi etrafına, bir kişi tık desin mümkün değil. Birisine okuturken, diğerlerine de aynı sayfayı açtırır, hepsine takip ettirirdi. Bazen öbürlerine sorar, kaf yerine kef dedi mi birisi, diğerlerine yanlış okuduğu yer var mı diye sorar; yok derlerse niye takip etmediniz diye bir fırça atardı. Bu okuma konularında çok hassastı.
Vefatına üç ay kala rahatsızlanıncaya kadar, sonuna kadar ömrü hep hizmetle geçti. Köyün kızlarının tamamını okutmuştur yani. Risale-i Nur kitaplarının üstüne tedbir olarak kap geçirerek Kur’andan, hadisten ders okuyorum diye okurdu çocuklara. Kızlara bilhassa Tabiat Risalesinden okurdu. Kur’an okuttukları çocuklardan katiyen hediye kabul etmiyordu. Bunu alırsak ihlâs bozulur derdi. Hediye verir, kesinlikle kimseden hediye almazdı. Daha Hafız Ali dayım hayatta iken, hediye almayalım diye beraber karar almışlar. Bunu kendisi anlatmıştı bize.
Hafız Ali dayım 1944’de Denizli’de vefat ettikten sonra, Ümmühan Ergün teyzem hep İslamköy’de yaşadı. Bir daha hiç evlenmedi. Vefatına altı ay kala hastalandı, bizim eve taşındı. Çocuğu olmadığı için bakacak başka kimsesi yoktu. Annem onu çok sever, o da annemi çok severdi. 1929 doğumlu annemin adı Fatma Duman...
Vefatından üç ay önce "Çocuklar ben öleceğim, hakkınızı helal edin." demeye başladı. Son iki ayda hastalığı ilerledi, vefatına 15 gün kala da beni evime götürün, evimde öleyim dedi. Annem de onunla beraber evine yerleşti, vefatında yanındaydı. O hastalık döneminde bütün köylü ziyaretine gelip helallik dilediler.
Ümmühan teyzem, eşi Hafız Ali dayımdan da bahsederdi. “Kur’an okurken öyle güzel bir sesi vardı ki…” diye anlatırdı.
Bir gün şöyle demiş Hafız Ali dayım:
“Eğer sen bu gelen gidenlerden, jandarma baskınlarından, okuttuklarımdan, yazdıklarımdan rahatsız oluyorsan, ben sana müsaade edebilirim. Yediğimiz içtiğimiz belli, zengin de değiliz.”
Teyzem de: “Bir kuru dilim ekmek de olsa, soğan ekmek de olsa ben seninle beraberim, bu hizmette beraberiz. Bir dilim ekmek, bir soğan bulsak bölüşürüz.” diye cevap verdiğini söylerdi bize. Çocukları olmayınca çok üstelememiş dayım, ben seni tutmuş olmayayım demiş yani. “Sen nerdeysen ben ordayım, seninle beraber ben de hizmet ederim.” demiş teyzem. Bunları bana Ümmühan teyzem bizzat anlatırdı.
İslamköy’de risaleleri yazıp çoğaltan 17 kalem vardı. Bunlardan ikisi Hafız Ali dayımla, zevcesi Ümmühan teyzemdir. Teyzem de çok risale yazmış, dayıma hep yardım edermiş. Gelen mektuplardan bir nüsha da teyzem çoğaltırmış.
Geçimlerini sağlamak için tarlalarını ortaklığa veriyorlar, yani kalkan ürünü ortakla paylaşıyorlar. Bir de bağları var. Bağlarından kalkan üzümleri teyzem dayımla beraber toplayıp geliyor, onu kaynatıyorlar pekmez yapıyorlar. Bütün yiyecekleri, geçimleri bu, başka bir şeyleri yoktu. Namerde muhtaç olmamışlar hiç.
Duvarları kerpiç, içi ahşap olan evleri iki katlı idi. Yukarıda bir oda, aşağıda bir oda vardı. Aşağıdaki odada Ümmühan teyzem, yukarıdaki odada da Hafız Ali dayım oturuyor. Orada gelenlere risalelerden yazar, okur, okutur, gelen mektupları çoğaltıyordu. Aşağıdaki oda daha büyüktü. Orada tarhana, bulgur, ekmek gibi erzak da muhafaza ediliyordu.
Ümmühan teyzem Hafız Ali dayımın yazdığı Risale-i Nur kitaplarını uzun müddet muhafaza etmiş. Dayım jandarmanın müdahalesi olduğu dönemlerde duvarların içinde dolaplar yaptırıp, oralarda muhafaza etmiş onları. Evin duvarları kerpiçtendi. Bizim İslamköy’de eski evlerimizin duvarı seksen santim kalınlığındadır. Kerpicin boyu 40, eni 20 santimdir. Duvar yapılırken kerpiçler iki tane diklemesine, dört tane de onların yanına yanlamasına konularak yapılır. Ben dayımın evi yıkılırken görmüştüm; dayım o yanlamasına konan kerpiçlerden bazılarını çıkarmış, içine risale kitaplarını yerleştirip tekrar kapatmış. Arandığında bulunmasın diye…
Teyzemin çocukları olmadığından, vefat ettiğinde evi miras olarak bize düştü, evi biz bağışladık. Dayımın evi şu anda hanımlar için Kur’an kursudur. Her cuma Risale-i Nur dersi oluyor orada.
___________
Bu hatırayı Hasan Ergünal hocamdan aktarıyorum:
Hz. Üstad 1956’da[1] şimdi müzede olan araba ile İslamköy’e geliyor. Eskiden yollarda asfaltlama olmadığından Isparta’dan bir araç geldiğinde tozu dumanı kaldırır, köyün çocukları hemen koşardı.
Yolda Hasan (Ergünal) hocamla karşılaşıyorlar. Üstad Hafız Ali’nin evini sen tarif et Hasan demiş. Hasan hocam arabanın yanında kapı kulpunu tutarak yürüyor, Ümmühan teyzemin evine geliyorlar. Hasan hocam, Üstad geldi diye teyzeme haber veriyor. Teyzem evden çıkıyor, Üstad kolunu kaldırıyor, cüppesinin üstünden öpüyor.
Orada hâlâ duran düzgün bir taş vardır, o taşın üstüne çıkıyor Üstad;
“Ben buraya niye geldim biliyor musunuz? Risale-i Nur’un neşvünema bulmasında çok büyük hizmetleri olan, nurları dünyaya tanıtan Hafız Ali ve İslamköylüleri tebrik etmek için geldim.”
diyor. Üstad İslamköy’de fazla kalmadan Atabey’e geçiyor.
____________
Bizim iki kamyonumuz vardı. Hafız Ali dayımın vefatından 24 sene sonra, 1968’de Ümmühan teyzem babama diyor ki: “Burhan, masrafı neyse ben vereyim, gidin Denizli’ye dayınızın mezarını İslamköy’e alın gelin, orada gidip gelen olmaz, okuyan olmaz.” Ben babamların gidip boş döndüklerini, yapılan konuşmaları çok iyi hatırlıyorum. O sırada on yaşındayım.
Ümmühan teyzem babamı çok severdi. Anamın teyzesiydi ama babamı damadı gibi görürdü. Babam da kayınvalidesi gibi bakardı ona. Babam Burhan Duman ile Osman ve Mehmet amcalarım üç kardeş beraber gittiler Denizli’ye. Önce kabir nakli için resmi izin işlerini hallediyorlar. Fakat Denizli’de Zahire Pazarı vardır, oranın tüccarları izin vermiyorlar. “O bizim şehidimiz, Denizli’de şehid oldu, şehid götürülmez yerinde kalır.” deyip izin vermiyorlar. Babamlar ne kadar ısrar etseler de olmuyor. Muhtemelen Hafız Mustafa Kocayaka ağabeyler müdahale etmişler. O zaman babam: “Madem siz koskoca bir şehir olarak dayımı bu kadar çok seviyorsunuz; bizim yerimiz köydür, götürmeyelim, burada kalsın.” diyor. Babam ile Osman amcam da Hafız Ali dayımın talebesiydi, ondan okumuşlar.
Babamlar üzüntülü olarak geldiler İslamköy’e. “Vermediler, Denizliler bizden fazla dayıma sahip çıkmışlar, ne kadar çok seveni varmış orada ne mutlu herkese böyle nasip olmaz.” diye konuştular teyzemle. Teyzem: “Tamam oğlum, ne yapalım madem onlar sahip çıkmışlar biz buradan okuyalım, her yerden varır dualar.” demişti. Ben bunları dinledim. Senede bir iki sefer annemi Denizli’ye, dayımın kabrine götürüyorum.
Risalelerde Üstad ondan şöyle bahseder:
“Hâfız Ali'nin mektubunda yazdığı Ümmühan ve Şahide değerinde, burada Risale-i Nur'a bütün kuvvetiyle çalışan çok hemşirelerimiz var. Mesela Âsiye, Sâniye, Ulviye, Lütfiye, Aliye gibi Risale-i Nur'un şakirdleri, oradaki hemşirelerine ve kardeşlerine selâm ve dua ediyorlar.” (Kastamonu Lahikası, 106. Mektup, s. 154)