📍ISPARTA'DA BEDİÜZZAMANIN EVİ
Konum
📍 Ev ile İlgili Genel Bilgiler
Üstad Bediüzzaman ömrünün son 7 yılını bu evde geçirmiştir. Ölümüne 3 gün kalana kadar burada yaşamıştır.
Daha önceki hayatında evinde yalnız yaşayan Üstad, ömrünün son 8 yılında talebelerini de yanına alarak yaşamıştır.
📍 Müzedeki 40 Yamalı Cübbenin Hikayesi
İbrahim Fakazlı Anlatıyor:
Denizli’de (1943) bizi altı ay mahkemeye çıkarmadılar. İddianame gelmedi. Gelince de, iddianame rüzgâr gibi şuradan girdi, buradan çıktı. Öyle okuyup ta, bizim suçumuz neymiş biz bilmiyoruz… Herkese bir tane verilmesi lazımken, sadece bir tane verdiler. Yetmiş seksen sayfalık iddianame altı ay sonra geldi.
Mahkemeden bir gün önce, “Hocalar! Hocalar!” diye bağırıyordu meydancı. Ben de koridorda bir yere gidiyordum. Karanlık, görünmüyor, sesi çıkıyordu sadece. “Ne istiyorsun?” dedim. Baktım elinde bohça gibi bir şey var. “Bunu hoca gönderdi, ‘bunu yamasınlar’ dedi.” Hemen kaptım elinden. Baktım mis gibi kokuyor. Artık başıma koydum koşuyorum koğuşuma.
Dedim: “Üstad Hazretleri cübbesini göndermiş, yamanacak.” Ben ona cübbe diyordum, ama cübbe değilmiş. Sonra orta yere çarşaf gibi bir şey serdik. Pardösüyü de üzerine serdik. Bakıyorum şimdi, herkes de bakıyor. Gördüm ki, çok yama var. Yırtık yerler de var. Yırtık yerleri yamamak için; pantolonlarımızdan, yeleklerimizden ona uygun renkler bulduk. Omzundan filan dört yerinden yamadık. Sonradan merak ettim. Kırk dört tane yama saydım. Dört de ben yaptım. Kırk sekiz yama olmuştu. Mahkemeye çıkmak için hazırlık yapıyor, iyi elbiselerini giymeye çalışıyordu Üstad. Kırk sekiz yama ile gitti mahkemeye. İşte üstadımızın dünya zenginliği böyle idi...
📍 Evin Kiralanması ve Fitnat Hanım'ın Hikayesi:
Fitnat Güngör Anlatıyor:
Rahmetli eşimin asker arkadaşı Terzi Mehmet, evimin kiralık olup olmadığını sorduğunda kiralık olduğunu söyledim ve evin aylık kirası için elli lirada anlaştık. Terzi Mehmet’e evi kim için kiraladığını sormadım. Evimi her yaz olduğu gibi bu yaz da Antalyalılar için kiraladığını sanmıştım.
Aradan bir hafta geçmişti ki kiralık olarak verdiğim evden Terzi Mehmet ile üstünde siyah uzun bir cübbe, başında sarık, boynunda beyaz bir atkısı olan yaşlı bir zatın da içinde bulunduğu bir grup adam çıktı. Gurup içindeki yaşlı zatı hayretler içinde izledim. Burada böyle giyinen birini ilk defa görüyordum. Gruptakiler önümden geçerken aralarında evimi kiraya verdiğim Terzi Mehmet de vardı. Heyecanla ve merakla Terzi Mehmet’e seslendim. Terzi Mehmet, bana dönüp daha sonra yanıma yaklaştı: “Buyurun yenge hanım” dedi. Elimle işaret ederek: “Bu giden yaşlı zat kim?” diye sordum. Terzi Mehmet, yumuşak ve kısık bir sesle: “Evini kiraya verdiğin Bediüzzaman Said Nursî’dir” dedi. Bu ismi daha önce duymuştum, ama onun nasıl biri olduğunu bilmiyordum. Bir an içimde bir daralma, kafamda da sorular belirmeye başladı. Kafam, bakkal defteri gibi karmakarışıktı. Bir hafta önce gördüğüm bir rüya gözlerimin önünde canlanır gibi oldu. Terzi Mehmet’e: “Sana bir şey anlatsam belki bana inanmayacaksın! Bir hafta önce bir rüya görmüştüm. Rüyamda Peygamber Efendimiz’in (asm) kabrini ve Merkat-i Şerifini (yattığı yeri) Bediüzzaman Hazretleri’nin şimdi kaldığı odasında görmüştüm” dedim.
Rüyayı Terzi Mehmet’e anlatırken yüreğime sıcak ve hüzünlü bir duygu doldu. Hz. Resulullah’ı (asm) hatırladığımda kalbimin en samimî kaynağından gözyaşlarımın aktığını hissetim. Ellerimi dizlerimin üstüne vurarak: “Aman Allah’ım! Ben kimi misafir etmişim de haberim yokmuş! dedim. Terzi Mehmet’e: “Bir hafta önce gördüğüm rüyanın tevili işte açık açık ortada.” dedim. Rüyanın tevili, donmuş beton gibi içime oturmuştu. Yerimden kımıldayamıyordum. Bediüzzaman Said Nursî ise bir grup adamla yürüdüğü sokakta artık görünmüyordu. Terzi Mehmet’e Üstadın kiracım olmasının Allah’ın bana bir lütfu olduğunu söyledim. Terzi Mehmet: “Fitnat Yenge hiç şüphen olmasın, Üstad Said Nursî Peygamber Efendimiz’in (asm) vekilidir” dedikten sonra Üstad’a yetişmek için hızlı adımlarla yanımdan ayrılıp uzaklaştı.
Üstad Hazretleri, bir müddet Eskişehir’de Yıldız Palas Oteli’nde kaldıktan sonra Isparta Nur Talebeleri, Üstad’ı Isparta’ya dâvet ettiler. 1953’ün Mart ayında Üstad, Isparta’ya gelir ve bir otel odasında kalmaya başlar. Otel ise Bakırcılar Çarşısı’nın tam ortasındadır. Burada bakır kap imalatı yapıldığından gürültü eksik olmazdı. Aynı zamanda otel yeni olduğundan rutubetliydi. Bu durum Üstad Hazretleri’ni rahatsız ederek romatizma ağrılarını arttırmıştı. Üstad, Bakırcılar Çarşısı’nın gürültüsünden ve yeni yapılmış olan otelin rutubetinden rahatsız olduğu için Emirdağ’a gitmek istediğini söyler. Nur Talebeleri ise Üstad’ı Emirdağ’a göndermemek için kiralık bir ev aramaya başlarlar. Bediüzzaman’ın ismini duyan her ev sahibi, korkudan evini ona kiraya vermek istemez. Ümitler tükenirken Tenekeci Mehmet, bir gün çıkagelir ve: “Bizim mahalledeki Fitnat Hanım’ın evi boş” der. Terzi Mehmet ileri atılır: “Onun rahmetli eşi benim asker arkadaşımdır. Ben onunla konuşurum” der. Terzi Mehmet Nur Talebeleri adına bana gelerek evi kiralamışlardı. Ben de evi kim için kiraladıklarını sormamıştım. Bir gün sonra Nur Talebeleri toplanır evi temizleyip, tanzim ettikten sonra Üstad’ı eve dâvet ederler. Üstad da “erkânları kıramam” diyerek kiralanan eve yerleşmeyi kabul eder.
Üstad yedi sene kalacağı Kepeci (bey) mahallesi, yedi numaralı, iki katlı evin üst katını görünce: “Tamam tamam” der. Talebeler Üstadın bu tavrını evi beğendiğine yorarak sevinirler.
Rüştiye Mektebi’nden (ortaokul) mezun olmuştum. Bir süre sonra Ahmet Efendi’yle evlendim. bir oğlumuz dünyaya geldi. Daha yirmi yaşımdayken eşim Ahmet Efendi, vefat etti. Oğluma sıkı sıkıya sarılarak hayata tutunmaya çalıştım. Onun geleceği için hayatımı ona vakfettim. Oğluma yeri geldiğinde baba, yeri geldiğinde anne oldum. Onun mutsuz büyümemesi için bir daha evlenmedim.
Said Nursî’ye evimi kiraya verdikten sonra Isparta’da bütün gözler üzerime çevrilmişti. Şehirde herkes bu kadın ne zaman tutuklanacak diye dedikodu yapmaya başlamıştı. Yakın akrabalarım; “bu kadın evini nasıl, hangi akılla Bediüzzaman’a kiraya verir” diye benim adıma endişeleniyorlardı. Zaten o yıllarda korku, gizli bir elektrik akımı gibi bütün kalplere sirayet etmişti.
Oğlum bir öğle arası evin kapısını kırarcasına yumruklayarak çaldı. Koşarak kapıyı açtığımda karşımda biricik oğlum yırtıcı bir canavara dönüşmüş gibi duruyordu. Gülümseyerek: “Ne oldu oğlum? Bir şey mi var?” diye sordum. Oğlum ağzı alev saçarak bana: “Sen nasıl olur da evi Said Nursî’ye kiraya verirsin!” diye bağırmaya başladı., elini yumruk haline getirerek işaret parmağıyla Üstad’ın evini göstererek: “Hemen, şimdi onu bu evden çıkaracaksın!” dedi. “Bu Kürt’e evini niye kiraya verdin? Yoksa bu Kürt’le mi evleneceksin!” diyerek beni tahkir ediyordu. Hayatımın 24 yılını onun için heba ettiğim evlâdım bana ağza alınmayacak hakaretler savuruyordu. İğneyle kazdığım kuyum bir anda dolmuştu. Yıllardır büyüttüğüm ağacım kurumuştu. Oğlumun sevgisiyle doldurduğum gönül barajım patlamıştı. Artık kalbimin sarayında oturan oğlum güneşi sönmüştü. Kendimi toparlayarak, bir anneden çok onurunu koruyan bir kadın olarak: “Oğlum ! Beni iyi dinle. Bütün dünya toplanıp üstüme gelse Bediüzzamanı bu evden çıkarmam! Beni paramparça etsen de o bu eve kalacak!” dedim. O günden sonra oğlum benden küsüp bir daha evime gelmedi. Nur Talebeleri, oğlumla aramda geçen olayı kısa zamanda öğrenmişti. Nur Talebeleri, bana gelerek: “Sen üzülme! Bundan sonra senin evlâdın biziz! ne olur üzülme” deyip bana yıllarca gerçek evlât gibi sahip çıktılar.
Risale-i Nurla tanıştıktan sonra içimdeki boşluk ve sıkıntıları, hanımlar arasında hizmete katılarak atlatmıştım. Bazı zamanlarda Üstad’ın yemeğini yapmak, çamaşırlarını yıkamak şerefine nail olmuştum.
1960 yılı 20 Mart günü kapım çalındı. Kapıyı açtığımda bir Nur Talebesi: “Üstad sizi çağırıyor.” dedi. Aceleyle hazırlanarak hemen üst kattaki Üstadın evine çıktım. Üstad karyoladaki yatakta gözleri kapalı, baygın bir halde uzanıyordu. Nur Talebeleri de başında üzgün bir şekilde bekliyorlardı. Gözlerini zor açarak: “Hemşirem! Allah’a ısmarladık. Bana duâ edin, rahatsızım” dedi. Beni helâlleşmek için çağırdığını anlamıştım. Yedi yıllık komşuluk hakkı için benimle vedalaşıyordu. Üstad, zor duyulan bir sesle: “Bu kaldığım ev, medresemdir. Bu medreseyi âlemi İslâm’ın medresesi hükmünde görüyorum” dedikten sonra iki Nur Talebesi koluna girerek onu yataktan kaldırdı. Bir daha dönmemek üzere bu evden, medresesinden ayrılıyordu. Urfa’ya doğru yolculuk için hazırlıklar yapılmıştı. Zaten ayrılık keskin bir bıçak gibi hep derine saplanırdı. Yüreğimdeki acı kendini gözyaşlarıyla ifade ediyordu. Gözyaşlarım canımdan parçalar koparırcasına başörtümün üstüne dökülüyordu. Sanki ruhum bedenimden ayrılıyor da acım habire artıyordu. Kalbim sıkıştı. Ayrılığın ölümden daha zor olduğunu acı çekerek öğreniyordum. Üstadın odasından ayrılırken Tahiri Abi’ye: “Üstad bu sefer yerini aramaya gidiyor. Halinden belli, ebedî mekânını aramak için buradan gidiyor” dedim.
Tahiri Abi, o gün evde nöbetçi kalacaktı ve Üstad’ı bir daha görmemek üzere yolcu ediyordu. Üstad, hasta haliyle: “Arabayı hazırlayın! Urfa’ya gidiyoruz.” dedi. Talebelerinin geç davrandıklarını görünce: “Kardeşim! Rüyamda pederim Hz. İbrahim’i (as) gördüm. Beni Urfa’ya çağırdı. Çabuk olun!” diyordu.
27 Mayıs darbesinden sonra oğlum tarafından jurnal edilerek, Nurculuk propagandasından dolayı, Isparta Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk edildim. Risale-i Nur’un tarihinde, ilk defa mahkemeye çıkarılan hanım olma şerefini kazanmıştım. İki yıla yakın süren mahkemem 16.03.1962 tarihinde beraatımla sonuçlandı.
Oğlum her zaman içimde bir yara olarak beni rahatsız etti. Oğluma karşı olan şefkatim bir zehir gibi bütün bedenime yayılarak beni yataklara düşürdü. Bir anne olarak oğlumu, bütün kötülüklerine rağmen seviyordum. Onun imana gelmesi için çok duâ ettim. Ama yıllarca görüşemedik. En son haberini aldığımda intihar etmişti. Bir anne olarak günlerce oğlumun günahları için ağladım ağladım…
(Editör not: Oğluyla ilgili aldığı intihar haberinin doğru olup olmadığını tam teyit edemedik. Veya intihar girişimi başarısız olmuş olabilir.)
Fitnat Hanımla İlgili İkinci Hatıra:
Ağabeyler anlatıyor 2 Kitabında Tahir mutlu anlatıyor:
Fitnat Hanım, Üstad’la eve bakmaya geldiğimizi duyunca iki sandalye gönderdi ve arkasından da kahve yapıp Üstad’a ikram etti. Üstad kahveyi içip teşekkür etti. Üstad’ın bir âdeti vardı. Üstad her 15 günde bir kendi parası ile 150 gram koyun eti alır, onu iki defa çektirir ve Fitnat Hanım da Köfte yapar, ben de Üstad’a getirirdim. Bu hal epey zaman devam etti.”
“Yine bir gün Fitnat Hanım köfteyi yaptı, ben de Üstad’a getirdim; fakat bu kez Üstad celalli bir şekilde ‘Ben o köfteyi yemem! Onu geri götür!’ dedi. Ben de köfteyi Fitnat Hanımefendi’ye geri getirdim ve durumu izah ettim. Bunun üzerine Fitnat Hanım ‘Gel Tahir Efendi gel. O kabahat benim’ diyerek şöyle bir itirafta bulundu:
‘Tahir Efendi! Bu kez köfte yaparken, keşke bu zat ile nikâhlansam da doğrudan onun her türlü hizmetinde bulunsam ve aracıları ortadan kaldırsam diye içimden geçirmiştim. Demek onun için köfteyi yemeyip iade etti.’”
📍 Bir Hatıra: Mekkeden Ispartaya...
(Ağabeyler Anlatıyor 1 Kitabından) Ceylan Ağabey, Şaban ağabeye şu hatırayı anlatmış:
“Bir gün sekiz-on çocuğu olan Diyarbakırlı bir adam, çocuklarını evlendirmiş barklandırmış ailesi ölüverince de: ‘Ben Mekke’nin etrafında ölmek için gideceğim’ demiş ve gitmiş. İki sene Mekke’de kalıyor. Buradan giden bir delil (hacı rehberi) ona demiş: ‘Sen ne arıyorsun burada!’ ‘Ben Beytullah’ın etrafında ölmek için geldim…’ ‘Kardeşim! Bu söylemez beyttir. Isparta’da söyler beyt var, git intisap et imanını kurtar.’ ‘Benim param yok ki, nasıl gideceğim!’ ‘Ben sana bir kâğıt vereyim, hududa kadar gider, oradan içeri girersin…’
“O zamanlar Isparta’ya ikindiden sonra tren gelirdi. İkindi namazını kıldık. Üstad: ‘Gidin, benim trenden inecek misafirim var alın gelin’ dedi. Zübeyir ağabeyle ikimize... ‘Zübeyir Ağabey, kimi götüreceğiz Üstad’a misafir olarak?’ dedim. ‘Kardeşim Üstad dedi, mutlaka bir misafiri gelecektir’ dedi.
“Birimiz sağdan, birimiz soldan gittik. Eskiden âdetti, otelciler, ‘Benim otelde yatsın’ diye inenlerin bavullarını alıverirlerdi, müşteri kapmak için… Bir baktım, ‘Şu adamın bavuluna sarılıvereyim’ dedim. ‘Oğlum, ben otelde yatmayacağım burada Bediüzzaman varmış, onun yanına gideceğim’ demez mi! ‘Hey! Zübeyir Ağabey gel yakaladık…’ Adama sorduk: ‘Üstad trenden inecek diye seni tanıyor muydu?’ Adam da şok geçirdi, ‘Hayır’ dedi. Sanki Mekke’de bir televizyon, Isparta’da bir televizyon vardı… Neyse aldık getirdik.
“Üstad tâ cümle kapıya kadar gelmiş, bekliyordu. Beş-altı metre kaldı: ‘Kardeşim Hasan! Söyler beyt, Risale-i Nur’dur. Oku, imanını kurtar.’ Adam oturuverdi oraya... Neyse aldık bunu içeriye... Üstad: ‘Kardeşim Hasan! Eğer Mekke’de olsaydın şahsını kurtaracaktın. Şahsî kemalât zamanı değil, iman kurtarma zamanı... Senin akrabaların torunların vardır, onların imanlarının kurtulmasına vesile olacaksın. Bu dünyada en büyük mesele, iman kurtarmak meselesidir. Ben bile şu halimle hizmet etmek istiyorum.’ Ona yarım saat kadar ders yapıp bir bavul kitap veriyor ve Diyarbakır’a gönderiyor. O zat oraya maya oluyor.”
📍ÜSTADIN GEÇİCİ MEZARI VE DEFİN HİKAYESİ
Konum
📍 Üstadın Urfadaki Mezarı Yıkılarak Ispartaya Getirilme Hikayesi
(Ağabeyler Anlatıyor 1 Kitabından)
27 Mayıs 1960 tarihinde darbe olunca darbeciler üstadın mezarını askerler eliyle gece yarısı kırdırıp naşını bilinmez bir yere defnetmek için uçakla Isparta Doğancı mezarlığına defnedilir.9 buçuk yıl sonra minareci mustafa pesti ağabeyin yeğeninin çocuğu defni için mezar kazarken galvanizli tabutla gömülmüş naşı buluyor. Nihayetinde Üstad sadece birkaç talebesinin bildiği başka bir yere defnediliyor.
Konuyla ilgili detaylı bilgiyi aşağıdaki yazıdan edinebilirsiniz.
MİNARECİ MUSTAFA Ağabey, 1928 Sürmene doğumludur. Lâkabından da anlaşılacağı gibi, kendisi minare ustasıdır. Isparta’da yaşamaktadır. Birçok defa hayatta iken Üstad Bediüzzaman Hazretlerini görmüştür. Üstad’ımızın mübarek naaşının Urfa’dan kaçırılıp meçhul bir yere götürülmesinden dokuz buçuk sene sonra Isparta Doğancı Kabristanı’nda bulmak Mustafa Pestil Ağabeye nasip oluyor. Çok tatlı bir şiveyle, Bediüzzamna Said Nursi Hazretlerinin ikinci kabrinin yerini bulma serüvenini ayrıntılarıyla şöyle anlattı Mustafa Pestil Ağabey:
“Benim asıl mesleğim minareciliktir. İmanlı bir paşa, daha evvel depo yapılmış olan bir camiye bir minare yapmamı istedi. Ben baktım, caminin her tarafı çürümüş! Dedim: ‘Paşam, minareden evvel bu caminin altı üstü her tarafı yeniden yapılmalı, sonra minareyi yaparız.’ Bu, paşanın hoşuna gitti.
“Eskiden yollarda pek vesait yoktu, tek tük geçerdi. İşte ben bu camiye gitmek için yol kenarında beklerken bir araba geldi, önümde durdu. Baktım içinde Üstad var; daha evvel hiç görmediğim halde görür görmez hemen tanıdım. Çağırdı beni, ‘Yer olsaydı seni de götürecektim.’ dedi. Hakikaten arabanın içi doluydu, yer yoktu. Sonra ben trene gittim. İşte ilk görüşmem orada, yol kenarında oldu. Sonradan araştırdım. Risale-i Nurları buldum ve aldım. Ondan sonra ara sıra yine Üstad’ı gördüm."
“Üstad’ın Mezarının Isparta’da Olduğunu Anladık”
“Üstad Hazretleri Fıtnat Hanım’ın evinde kalıyordu. Fıtnat Hanım dershanelerden yetişmiş bir kadındı ve çok kuvvetli bir Osmanlıcası vardı. Malum, Üstad’ın, mezarının bilinmemesi için vasiyeti vardır. Senirkentli Ali İhsan Tola’nın da bulunduğu bir sırada, ‘Talebelerimden 12 kişi benim mezarımı bilse zarar vermez.’ diyor Üstad."
"Üstad’ın saçları 10 santim kadar uzunmuş ve saçlarına kına yakarmış. Bu vaziyette iken biliyorsunuz, Urfa yolculuğuna çıkıyor Üstad. Orada vefat ediyor. Biz burada Isparta’dayız. Rahmetli Tahiri Ağabey var burada. Biz Üstad’ın vefatını geç haber aldık, o yüzden gidemedik. Üstad’ı Urfa’ya defnediyorlar. Yolda giderken Üstad bir talebesine, ‘Beni Hz. İbrahim (a.s.) çağırdı.’ diyor."
“60 ihtilâlinde başta Türkeş olarak karar alıyorlar; Üstad’ın kardeşi Abdülmecit’i alarak, kabrini tahta bir tabuta koyup, galvanizli saca koyup lehimliyorlar. Boşlukları da kaba talaşla dolduruyorlar. Geceleyin uçakla götürüyorlar, ama Abdülmecit de bilmiyor nereye gittiklerini; fakat ‘Bir gölün üstünden geçtik, bir demir kapıdan geçip oraya defnettik.’ diyor; ama muhit neresi, bilinmiyor. Bu böyle kaldı. Sonra polisler orada nöbet beklediler, ama niçin beklediler bilinmiyor, ama mezarlık tespit edilmişti."
“Derken Isparta’da olduğu anlaşılmaya başlandı, ama tam kesinlik kazanmadı. Böyle dokuz sene geçti aradan. Dokuz sene zarfında herkes kendi kafasına göre ‘Acaba burada mı?’ diye aramalar yapıyor. Galvanizli sacla gömüldüğü belli ya... Bu yüzden Rüştü Ağabey, ‘Şişle bile aradım ağabey!’ dedi. O zamanlar çok sıkıydı. Benim evime yapılan baskınların sayısını bile bilmiyorum, o kadar çok sıkı... Büyük bir isyan yapmışız gibi ağır cezada ben ve hanımım çok yargılandık!"
“Üstad’ın Naaşı Hiç Bozulmamıştı”
“Bir gün Sav’a derse gitmiştik, orada bu konu açıldı. Herkes bir şey söylüyordu. Ben de dedim: ‘Allah’ın izniyle Üstad’ı ben bulacağım.’ Öyle dedim orada o zaman. Sonra benim yeğenimin bir çocuğu doğdu; sonra öldü! Çocuğu yıkadık, koyduk taksiye… Kış günü, çok soğuk… Gittik mezarlığa. Yalnız benimle gidenler bu işleri bilmiyorlardı; ağabeyim de var, ama bu işlerden haberdar değildi. Mezar yeri için karar verdim, ‘Şurayı eşin.’ dedim. Bana o anda, kazma vurulunca sanki Üstad’ın başına vurmuşlar gibi bir his geldi… Diz çöktüm, Yâsin okumaya başladım. Ben Yâsin okurken benim amcaoğlu, ‘Amca burada bir sac çıktı; bu ne olabilir?’ dedi. Ben hemen anladım tabiî... ‘Hastahanelerde ölenleri böyle yaparlar, getirirler, böyle gömerler.’ dedim. Biraz ilerisini kazdık, çocuğu gömdük. ‘Siz haydi gidin bakalım.’ dedim diğerlerine. Onlar gittiler."
“Eştim baktım, galvanizli sac ve lehimli… ‘Tamam!’ dedim. Ama içini daha bilmiyorum... Sonra küreğin ucuyla kanırttım, o lehimleri söktüm. Üstad’ın kafası önüme çıktı. Pırıl pırıl… Üstad’ın saçları kınalı; bir şey olmamış gibi, hiç bozulmamış... Üstad, sarığı başından hiç çıkarmazdı, o yüzden her tarafı tamam, tanıdım; fakat saçlarını bilemedim. Neyse kapattım üstünü, örttüm."
“Kimseye bir şey diyemiyordum, çünkü Üstad’a karşı bir yanlışlık olur diye korkuyordum. Sonra Bozanönü’nde Şaban (Akdağ) vardır, bilirsiniz. Üstad’ın çok kulunçlarını ezmiştir. Ona sordum, başkasına sordum. Tarif ediyorlar; fakat bir tanesi bile ‘Üstad’ın saçları kınalıdır.’ demiyordu. Bir hafta uğraştım, ama demiyorum kimseye. Hiç kimse kınalı demiyor. Allah, Allah! (Mustafa) Ezener vardı mesela, o da diyemiyor kınalı diye. Hepsi, her şey tamam, ‘kınalı’ deseler iş bitecek. Sonra Senirkent’e Ali İhsan Tola Ağabeye gittim, ona sordum. ‘Üstad’ın saçları nasıldır?’ diye. ‘Üstad’ın saçları 10 santim uzunluktadır ve kınalıdır.’ dedi. Babasına rahmet, düğüm çözülmüştü şimdi!"
“Üstad, Başka Bir Yere Defnediliyor”
“Bir de tersine koymuşlar tabutu, geceleyin ayaklar kıbleye gelmiş. Fıkıha göre araştırdık, tabutun kıbleye dönmesi lazım geliyordu. Ama tek kişi bunu yapacak güçte değildi. Bunu üç-dört kişiye anlattık, tabutu oradan çıkardık. Bunlardan ikisi öldü, diğeri Salim Güntaş. Mezarı eştik, tabutu çıkardık. Kanırttığımız yerden Üstad’ın yüzünü tekrar gördük. Ondan sonra çok derin bir mezar kazdık orada, altını da epey saptırdık. Bizde çıkarırlar korkusu vardı... Rahmetli Hacı Nureddin vardı, Atasoyların Ahmet’in babası, İslâmköy’dendir."
“O sıralarda ben de neşriyat yapıyorum Isparta’da. Antalya, Gazipaşa... Fethiye’ye kadar neşriyat bende. On beş sene kelle koltukta, Allah’ın inayetiyle bu neşriyatı yaptık. Yalnız buradan oraya gitmek zor olduğundan burayı, yani Antalya-Elmalı’yı merkez yapayım dedim. Nurettin’e dedim ki: ‘Bunu buradan çıkarmasınlar. Buraya bir mezar yap, ama boşluğa koyacaksın; göçtü mü anlarız! Oraya öyle bir beton koyacaksın ki kolay kolay çıkaramayacaklar…’ Böyle bir tertip aldık. Fakat mübarek, bunu ihmal etmiş, yapmamış… Babası Osman Ağabey vardı, rahmetli oldu, o da gidiyor Isparta’da bulunan bir ağabeye anlatıyor. ‘Minareci böyle böyle… Üstad’ı bulmuş!’ diye anlatıyor. O ağabey de emir veriyor, ‘Çıkarın!’ diye. Çıkarmaya başlayınca ellerindeki küreklerin sapları kafalarına vuruluyor, çıkaramıyorlar, bırakıp dönüyorlar. Bunu bana orada yeri kazıyanlardan birisi anlattı. Üstad müsaade etmiyor."
“Ondan sonra bu artık duyuluyor. Duyulduktan sonra Salim Güntaş ile Sav’dan Bekir Hafız, bir kişiyi de alıyorlar, tabutu çıkarıyorlar... Sav’a götürüyorlar. Üstad şu anda Sav’da.[1] Bizim Nurettin de on gün sonra Isparta mezarlığına gidiyor, tabutun çıkarıldığını bilmeden oraya betondan mezarı yapıyor. Ama Üstad çıkarıldıktan sonra... Ben bu arada Elmalı’dayım. Bir gün Elmalı’ya Isparta’dan biri geldi; bana, Üstad’ın mezarının götürüldüğünü anlattı. Dedi ki: ‘Isparta’ya büyük bir gelir kaynağı olacaktı, ziyarete gelen turistler olacaktı, para gelecekti…’ Fena bozulmuştum orada. Herkes duymuş! Sonra gittim Isparta’ya, baktım Nurettin mezarı yapmış… ‘Çıkarılsa mezar bozulurdu, bu beton bozulurdu.’ dedim. Meğer Üstad çıkarıldıktan sonra yapmış mezarı... Şimdi Üstad artık orada değil…"
“İki Eddai Şirinin Sebebini Şimdi Anlamıştık…”
“Biz bu kabri 9,5 sene sonra bulmuştuk. 1969’da... Üstad’ın yüzünde hiçbir bozulma yoktu; yalnız bir yerine ilâç dökmüşler, belli oluyordu. Burada bir şey daha var ki: Sözler’deki Eddai şiirinde, ‘Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde / Said’den yetmiş dokuz emvat bâ-âsam âlâma. / Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş.’ diyor Üstad Hazretleri... Üstad’ın hicrî takvime göre vefat tarihi 1379’dur, ona işaret var... Şualar’daki Eddai şiirinde ise, ‘Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde / Said’den altmış dokuz emvat bâ-âsam âlâma / Yetmişinci olmuştur, mezara bir mezar taşı.’ demektedir Üstad Hazretleri... Mezarının bulunduğu milâdî 1969 senesine işaret etmektedir. Aradaki 10 sene fark bunu gösteriyor.”
[1] Mustafa Pestil Ağabeyin bahsettiği tarihten sonra Bayram Yüksel Ağabey Hz. Üstad’ın mübarek naaşını tekrar başka bir yere nakletmiştir. (Ömer Özcan)
📍 Üstadın Mezarının Yıkılacağını Söylediği Eddai Şiiri
Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde
Said’den yetmiş dokuz emvat bâ-âsâm âlâma.
Sekseninci olmuştur mezara bir mezar taş,
Beraber ağlıyor hüsrân-ı İslâma.
Mezar taşımla pür-emvat enîndar o mezarımla
Revânım saha-i ukbâ-yı ferdâma.
Yakînim var ki, istikbal semâvâtı, zemin-i Asya
Bâhem olur teslim yed-i beyzâ-yı İslâma.
Zira yemin-i yümn-ü imandır,
Verir emn ü eman ile enâma.
📍HÜSREV ALTINBAŞAK'IN KABRİ
Konum
📍 Genel Bilgi
Üstad Bediüzzaman'la birlikte Eskişehir, Denizli ve Afyon zindanlarında kalmıştı.
27 Mayıs ihtilâlinden sonra Isparta'da, 12 Mart Muhtırasından sonra da Eskişehir'de aylarca hapis yattı.
Güzel yazısıyla ömrü boyunca 600 civarında Risale yazmıştır
Bediüzzaman hazretlerinin keşfettiği tevafuka riayet ederek Kur'an-ı Kerim'i 9 defa yazmış ve bu Kur'an vefatından sonra matbaalarda basılmıştır.
Gavs-ı Azam'ın 800 sene önce işaret ettiği nur talebelerdendir.
📍 Hüsrev Abi'nin Risale-i Nur'da Geçen Mektuplarından Bazıları
Hüsrev’in bir fıkrasıdır
Sevgili, muhterem Üstadım, kıymettar Üstadım!
Bekir Ağa ile gönderdiğiniz mektuptan duyduğum süruru tarif etmek, benim gibi âciz bir talebenin ne lisanı ve ne de kaleminin haddi değildir. Sevincimden mektubunuzu takbil ediyor; ruhum sizinle yaşadığı halde, cismen uzak bulunduğumuzdan ağlıyordum. Zaman oluyor ki gözlerimden dökülen yaşları, yazı yazmak veyahut risaleleri okumakla teskin edebiliyorum. Zaman oluyor kalbim mütemadiyen ağlıyor, âh sevgili Üstadım sizden pek büyük istirhamım budur ki beni affediniz. İki üç seneden beri dünyayı sevmez olduğum halde kurtulamadığımdan çok müteessirim. Issız sahralar, susuz çöller, ruhumun birer meskeni oluyor. Hayalen oralarda dolaşıyorum. Güya bir şey arıyorum.
Evet, bir şey arıyorum. Heyhat aradığım hem çok yakın hem çok uzak görünüyor. Bilmiyorum daha ne kadar zaman bu hal içerisinde çırpınacağım. Evet, yine pek çok müteşekkirim. Nasıl teşekkürüm hadsiz olmasın? Henüz bir sene oldu; iki gece birbiri üstüne gördüğüm iki rüya-yı sadıkada, temelleri atılmakta olan büyük bir gül yağı fabrikasının kâtipliğine tayin edilmiş ve işe mübaşeret etmiştim. Bu rüya tarihinden iki ay sonra risaleleri yazmaya başladım. Ve bilhassa Yirmi Sekizinci Mektup’un Yedinci ve Sekizinci Meselelerinde, hizmetimizin makbuliyeti ve rıza-i İlahî dâhilinde olduğu pek açık bir lisanla yazılması, âciz talebenizi de dilşâd etmiş bulunuyor. Sevgili üstadım, Allah sizden ebeden razı olsun.
Hüsrev
Ahmed Hüsrev’in fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
Bu hal karşısında kendimi düşünüyorum ve bir de peşinde koştuğum bu kudsî hizmete bakıyorum. Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanlarına hamdeder ve şükrederken bir kardeşimizin dediği gibi ben de kendime diyorum ki:
Evet Hüsrev, iyi olan sen değilsin; takip ettiğin yol iyidir, güzeldir, parlaktır. Ondan daha güzel ve ondan daha parlak ve onlardan daha nurlu, hiçbir şey olamaz diyorum.
Sevgili Üstadım! Size medyunuz, risalelere medyunuz. Bizi size ve risalelere ulaştıran Cenab-ı Hakk’a medyun ve müteşekkiriz ve hâmidiz.
Sevgili Üstadım! Mektubunuzda yorgunluğumdan bahis buyuruyorsunuz. Evet, bazen yoruluyorum fakat yorgunluktan istirahati arzu eden nefsimi, ruhum vazifeye davet ediyor ve belki bugünkü sa’yim, keffaretü’z-zünub olur çünkü Cenab-ı Hakk’ın rahmeti vâsidir, diyorum. İşte bu düşünce ile şevk ve sevince doğru ilerlerken yazılarımın kıymettar Üstadımı memnun etmesi, bu halimi kat kat tezyid ediyor.
Ahmed Hüsrev
📍 Hüsrev Abi'nin Bir Hatırası:
Bir gün hapishane müdürü, Hüsrev Ağabey'i cinayet mahkûmları ve gangsterlerin bulunduğu koğuşa gönderdi. Türkiye'nin dört bir yanından gelen bu mahkûmlar, Hüsrev Ağabey'in varlığına ilk başta kayıtsız kaldılar. Koğuşa girdiğinde ona yer bile göstermediler. Ancak Hüsrev Ağabey, seccadesini serip üç gün boyunca, sadece abdest ve yemek için kalkarak namaz kıldı.
Üç gün sonra, koğuş ağası Hüsrev Ağabey'e yaklaşıp, "Hocam, ben dört adam öldürdüm. Kötü işler yaptım. Benim için kurtuluş var mı?" diye sordu. Hüsrev Ağabey, "Sen nerelisin?" dedi. Adam, "Karadenizliyim" diye yanıtladı. Hüsrev Ağabey, ‘’Söylesene karadenize bir kova pislik döksem nolur" diye sordu. Adam, "nolacak koskoca karadenizi bir kova pislikle kirletebileceğini mi zannediyorsun’’ diye güldü. Hüsrev Ağabey, işte seninde günahların da Allah'ın rahmet okyanusunun yanında bir damla kir bile etmez. Senin günahların mı daha büyük Allah’ın sonsuz Rahmeti mi daha büyüktür." Samimi tövbe edersen, Allah affedicidir. Cenabı Hak, ‘Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin’ buyuruyor.
Bu sözler üzerine koğuş ağası, "Tamam hocam, bundan böyle biz de namaz kılacağız" dedi. Koğuş arkadaşlarına dönerek, "Herkes abdest alıp namaz kılacak. Hocama saygılı olacaksınız. Saygısızlık istemiyorum" dedi. Koğuş ağası, Hüsrev Ağabey'e döşeklerin üstünde yatmasını teklif ettiyse de Hüsrev Ağabey nazikçe reddetti.
Sonrasında, koğuşta bulunanlar Hüsrev Ağabey'in arkasında cemaatle namaz kılmaya başladılar. Tesbihat yaparken de "Ya Cemilu Ya Allah, Ya Karibu Ya Allah..." dualarını yüksek sesle söyleyerek koğuşu adeta inlettiler. Bu dualar hapishane müdürü ve savcının kulağına kadar ulaştı. Hapishane idaresi durumu araştırdığında, müdür, "Ha, demek o hoca onları da zehirlemiş" dedi.
📍GEÇMİŞTE ÜSTADDAN HABER VEREN BEŞKAZALI OSMANI HALİDİ'NİN KABRİ
Konum
📍 Beşkazalı Osmanı Halidi'nin Üstaddan Haber Vermesi
Saf, berrak olan Ehl-sünnet dairesinde ilm-i hakikat ve tarikatı neşreden, İsparta'nın meşhur ve medar-ı fahri ''Başkazalı Osman-ı Halidî Hazretleri''dir. Bu zat Mevlana Halid Hazretlerinin tarikatına mensuptur.
Vefatı, Isparta 1292/1876 senelerindedir. Üstadın doğduğu sene. Bu zat Isparta'nın güneybatısına düşen dağın yamacında ''Sidre'' namında bir mevkide riyazet ve tesbihatlarını icra edermiş. Kırk günlük riyazet gıdasını, bir iki günde yer, daha kırk güne kadar bir şey yemeden tesbihat ve zikirlerine devam ederlermiş. Rivayete göre bazen kırk gün süren riyazetinin hitamında mübarek dudakları birbirine yapışırmış.
İşte bu Zat, vefatına yakın günlerde, hem evlatlarına hem de yakınlarına şöyle demiştir:
''İmanı kurtaran bir müceddid çıkacak. O da bu sene tevellüd etmiştir.'' Ayrıca ilave ederek; ''Benim dört oğlumdan birisi, o gelecek müceddid Zat ile görüşecek ve elini öpecektir'' buyurmuştur.
Bu hâdisenin üzerinden otuz beş sene geçtikten sonra, 1327/1911'de Isparta'nın Atabey kazasına bir gün, sünnet ve hısf cemiyetlerin birisinde, cemaat tarafından Osman Halidi'nin dört evladından sonuncusu olan Ahmed Efendi'ye sorarlar: ''Siz hep müceddid, müceddid dersiniz! O müceddid kimdir ve nerdedir?" Sorulan suale karşı Ahmed Efendi: ''Evet şimdi mevcuttur ve otuz beş yaşındadır'' diye cevap vermiştir.
Aradan geçen hayli zaman sonra, Hazret-i Üstad Isparta'ya teşrif ettiklerinde; Isparta'nın Yenice mahallesinde oturan Nuri Efendi, Osman-ı Halidî Efendi'nin hayatta kalan son oğlu Ahmed Efendi'ye sorar; ''Pederiniz, benim evladımdan birisi o müceddid ile görüşecek ve elini öpecek, buyurmuşlar, bu nasıldır?" sualine cevaben Ahmed efendi: ''Evet, merhum pederimin sözü çıktı, ben onunla görüştüm" demiştir.(1)
Bu hâdise-i gaybiyeyi Hazret-i Üstad; "... o evliya-yı meşhureden kırk günde bir defa ekmek yiyen, kırk gün yemeyen Osman Halidî'nin ihbarı ve evlatlarına vasiyetiyle ve ...''(2) şeklinde ifade ediyor. (Sorularla Risale)
📍BİNBAŞI ASIM'IN KABRİ
Konum
📍 Üstad, Binbaşı Asım'ın İstikamet Şehidi Olmasını Anlatıyor
"Binbaşı merhum Âsım Bey isticvap edildi; eğer doğru dese, Üstadına zarar gelir ve eğer yalan dese, kırk senelik namuskârane ve müstakimane askerliğinin haysiyetine çok ağır gelir diye düşünüp, 'Yâ Rab, canımı al!' diyerek, on dakikada teslim-i ruh eyledi. İstikamet şehidi oldu. Ve dünyada hiçbir kanunun hata diyemeyeceği bir muavenet-i hayriyeye ve tasdike hata tevehhüm edenlerin çirkin hatalarına kurban oldu. Evet Risale-i Nur'dan tam ders alan, bir su içer gibi kolayca, terhis tezkeresi telâkkî ettiği ecel şerbetini içer. Eğer benden sonra dünyada kalan kardeşlerimin teellümlerini düşünmeseydim, ben de âlicenap kardeşim Asım Bey gibi 'Yâ Rab! Canımı da al.' diyecektim. Her ne ise…”(Tarihçe-i Hayat)
📍 Bir Hatıra: Mürteci Öldü
(Son şahitler 1) Binbaşı Asım Beyin cenazesini Nigâr Hanım yıkamış, korkudan ancak beş-altı kişinin iştirak ettiği cenaze namazından sonra, Isparta'nın Alâeddin mezarlığına defnedilmişti.
8 Mayıs l935 tarihli Tan gazetesi manşetinde:
"Bir mürteci ifade verirken öldü. Bir binbaşı mütekaidi suçlu ifadesi alınırken birdenbire düştü öldü." şeklinde birinci sayfasında haber olarak veriyordu.
📍 Mehmet Gülırmak Şehit Olma Olayını Anlatıyor
Mehmet Gülırmak Anlatıyor:
Binbaşı Asım Bey’in ellerine kelepçe takarlarken, ‘Bu eller cumhuriyet kurulurken çok taşlar koydu.’ demiş. İşte Asım Bey, sulh hâkimine ifade verirken orada yığılıveriyor. Üstad o anda yukarıda... Üstad bakır kap gönderdi gardiyanla, altına kâğıt yapıştırmış. Kâğıtta:
‘Bismillahirrahmanirrahim, Kâlu inna lillâhi ve innâ ileyhi râciun. Rahmetli Asım Bey kardeşimiz şimdi bu anda Üstad’ının huzurunda vefat etti. Semadan binlerce melâike indi ve kolları arasında semaya aldılar çıktılar mübarek ruhunu.’[6]
Biz Asım Bey’in vefatını, Üstad’ın yazdığı bu kâğıttan öğrendik."
“Allah, Allah! Artık biz bir hoş olmuştuk, artık Asım Bey’in cenazesini bile bir daha göremedik. Asım Bey iki günde bir Üstad’ın yanına gelirdi. Üstad zaten Şükrü Efendi’nin evinde polis çağırınca, ‘Mehmet, iki-üç tane şehit vereceğiz Risale-i Nur’un uğruna!’ demişti. ‘Efendim, ben de var mıyım?’ ‘Yoksun, yoksun’ dedi. Ben çocuk değil miyim, su koyuveriyorum işte böyle ara sıra, delilik işte! Binbaşı Asım Bey o zaman emekli idi, Üstad’ın yanına gelip giderdi. Isparta mahkemesinde bu şekilde şehit olmuştu."
📍FİTNAT HANIM'IN KABRİ
Konum
📍 Herkesin Korktuğu Bir Dönemde Üstad'a Evini Kiralayan Kahraman
FİTNAT HANIM KİMDİR?
Isparta'daki evinde Bediüzzaman yedi yıl kiracı olarak oturdu. Yirmi yaşında kocası Ahmet Efendi vefat edince, dul kalan Fitnat Hanım bir daha evlenmemişti. Isparta kahramanlarından, hanımlar kadrosundan bir fedakârdı. Risale-i Nur'un tarihçesinde, ilk defa mahkemeye çıkan bir hanımdı. 27 Mayıs baskınından sonra, maalesef kendi öz oğlu tarafından jurnal edilerek, Nurculuk propagandasından dolayı, Isparta Ağır Ceza Mahkemesine sevk edilmişti.