📍HAFIZ ALİ ERGİN'İN KABRİ
Konum
📍Genel Bilgi ?
Said Nursi’nin Barla Sıddıkları diye adlandırdığı ilk talebelerindendir.
Bir evlilik yapan Hafız Ali’nin bu evlilikten hiç çocuğu olmamıştır lakin bunun yerine Risale-i Nurları çocuğu gibi benimsemiş ve Osmanlıca el yazısı ile yazmıştır.
Risale-i Nur ile tanışınca İslamköy’deki evi adeta risalelerin matbaası haline gelmiştir.
Bediüzzaman Hafız Ali’yi “Nur Fabrikası” sahibi olarak görmüştür.
Risaleleri yazmak için kendini on dört sene boyunca evine kapatmıştır.
Evinde çoğalttığı risaleleri tenekelere koyup evindeki duvarların içerisine saklamıştır.
📍Hafız Ali'nin "Gücendin mi" Sorusuna Cevabı
Barla Lahikasından:
(Hâfız Ali'nin bir fıkrasıdır ki küçük bir mes'elede, "Gücendin mi?" diye istifsar münasebetiyle yazılmıştır)
Eyyühe-l Üstad-ül Muhterem!
Hayatımın her safhasından kıymetli ve o hayatı, pervane-misal, bir emrinin infazına ateşte yakmağa her an hazır olduğum kıymetli Üstadım!
Evet değil böyle hakikat uğrunda, hattâ bir kıymetli hediyeyi ihsan eden Padişah-ı Zîşan için, o hediyeyi sarfetmekte tereddüd edilmez. Öyle de Üstadım, bize emanet olarak ve ne zaman alınacağı meçhul olan hayatın ve her zaman emrine âmâde ve hazır olduğum Cenab-ı Mün'im'in, o emanet üzerine ne gibi emri vaki' olsa, inşâallah bilâ-tereddüd emanetini iadeye hazırız. Madem siz, o Padişah-ı Bîzeval'in kurbiyet-i İlahiyesinde, aynı emrini tebliğe memur bulunuyorsunuz; öyle ise, hem mübarek sözünüz hak ve aynı rahmettir.
Hem Efendim bahçıvan-misal fidanları büyütmek üzere, hayvanat-ı muzırranın taarruzundan bir an evvel kurtarmak için, aşağı dallar kesilir ki; tâ yükselsin. O fidanların hiçbir cihetle hakları yoktur ki, "Bizi tımar eden ve hayatımıza sebeb olan, bizi bazan rencide ediyor" diyemezler. Zira hal-i asılları ile kalsaydılar, bir muzır hayvan dahi koparacaktı ve topraktaki kökü de tefessüh edecekti, yok olacaktı.
Evet Üstadım, mübalağasız, pür-kusurlukta mislim olmadığını nefsime bile bazan kabul ettirdiğim yalnız pür-zünub talebenizi; dizlerime değil, belime değil, boğaz çukuruma değil, belki de boyumdan aşan ve belki dâhilimin de siyah çamurlara mezcolduğu ve tefessüh etmeye başladığı bir zamanda Hızır gibi yetişip ve misl-i Lokman, Kur'an-ı Hakîm'in şifahanesinden lemaan eden mualecelerle, tedaviye başladınız. Hayat ismine lâyık bir hayat bahşına vesilesiniz. O hayatı ihsan edene ve vesile olan uğruna, o hayatı ifna etmemek
{(Haşiye): Benim bedelime şehid olacağını hissetmiş. Kuvvet-i ihlasının kerameti olarak haber veriyor. Haber verdiği gibi şehid oldu. Said Nursî}
kâr-ı akıl değildir. Hem bir hasta, ameliyata muhtaç olduğunu bilmelidir. Ve hastasını gece gündüz tedavi altında bulunduran eczacıya karşı yüzbinlerle teşekkür ve o eczacıya eczahaneyi teslim eden Hakîm-i Pür-kemal, Kadîr-i Bîmisal Hazretlerine nihayetsiz hamd ü şükre borçluyuz. Ve bu borcumu îfa edemediğimden pek mükedderim. Allahü Teâlâ sizden ebeden razı olsun.
Hâfız Ali (R.H.)
RN-Barla Lâhikası/117
📍Hafız Ali Nasıl Şehit Oldu?
Sorularlarisale Sitesinden:
Hafız Ali 20 Eylül 1943 yılında Bediüzzaman’la tutuklanarak Denizli Cezaevine getirilir.
Cezaevinin Medrese-i Nuriye’ye çevrilmesinde Bediüzzaman’ın en yakınındaki talebesi olur. Denizli Cezaevi yetkilileri, aldıkları talimatlar doğrultusunda yedi ay boyunca Bediüzzaman ve talebelerine tuzaklar kurar; fakat bu tuzaklar bir bir boşa çıkar ve bütün planları bozulur. Böylece Cezaevi yetkilileri ellerindeki son oyunu sahneye koyarlar. Bu son oyun için fırsat kollamaya başlanır. Bu sefer kurgulanan oyun Bediüzzaman’ı öldürmektir.
Bediüzzaman’ın tek başına kaldığı koğuşun bulunduğu koridorda kimsenin olmadığı bir zamanda aşı bahanesiyle ona şiddetli bir zehir enjekte edilir. Koğuş kapısı Bediüzzaman’ın üzerine kilitlenir ve öleceği an beklenir. Hafız Ali, teneffüs sırasında her zaman olduğu gibi yine Bediüzzaman’ın bulunduğu koğuşun penceresinin altında beklerken bir inilti duyar. Hemen koşarak Bediüzzaman’ın kaldığı koğuşun kapısına gelir. Kapının kilitli olduğunu görünce bir şeylerin döndüğünü hissedip hapishanedeki Nur Talebelerini durumdan haberdar eder.
Talebeler ve mahkûmlar, Bediüzzaman’ın koğuş kapısının önünde toplanarak gardiyanlardan kapıyı açmalarını isterler. Gardiyanlar kapı önünde barikat kurup izin alınmadan kapıyı açamayacaklarını söyler. Koğuş kapısı önünde biriken talabeler, Bediüzzaman’ın iniltisini duyunca onun ölümle pençeleştiğini anlarlar. Bu duruma öfkelenen talebeler ve mahkûmlar gardiyanların üzerine yürür ve koğuş kapısını zorla da olsa açarlar. Koğuş kapısı açıldığında Bediüzzaman’ın yerde kıvranır bir durumda ölümle burun buruna olduğu görülür. Talebeleri telâşlanır, sağa sola koşarak yardım edecek birilerini bulmaya çalışırlar. Sonunda hapishane müdürü olay yerine getirtilir. Hapishane müdürü ise bir doktor bulup getirir.
Doktor muayene sonrası bekleşen talebelere, Bediüzzaman için yapacağımız bir şeyin kalmadığını sağlık durumunun çok kötü olduğunu söyler. Bütün talebeler çaresiz ve ümitsiz bir bekleyiş içinde ağlamaya başlarlar. Nur Talebeleri, karanlık duvarların arkasında Bediüzzaman’a kurulan sinsice tuzak sonrası sağ salim kurtulması için Allah’a duâ eder ve Kur’ân okurlar. Bu arada Hafız Ali çok sevdiği Üstadının vefat etmek üzere olduğunu hisseder. Bediüzzaman’ın ellerinden kayıp gitmekte olduğunu çaresizlik içinde seyreder. Yangın yerine dönen yüreği uzun süre içten içe yanar. Hafız Ali vakit namazını cemaate kıldırdıktan sonra tesbihat yapılır.
Sakin ve kararlılık içinde mahpuslara seslenir: “Kardeşler, Üstad insanlık ve İslâm âlemi için önemli bir zattır. Bu helâk ve felâket asrında ona çok ihtiyaç vardır.” der. Sonra acelesi olan bir yolcu gibi gözlerini cemaatin üzerinde gezdirip bir veda konuşmasını hatırlatan konuşmasına devam eder: “Kardeşler! Ben ne dersem herkes âmin desin.” der. Hafız Ali ellerini gökyüzüne kaldırdığında sanki yüreği de elleriyle gökyüzüne kalkmıştı. İçten ve samimî bir ses tonuyla: “Ya Rab, Âlem-i İslâm’ın bu zata ihtiyacı var. Onun yerine benim canımı al ve ömrümü ona bağışla.” der. Elleri duâya kalkan mahkûmlar ve Nur Talebeleri’nin gözleri ona çevrilir. Ne oluyor der gibi sessizce herkes birbirine baktıktan sonra herkes “Âmin” der. Duâdan kısa bir zaman sonra Bediüzzaman’ın bedenine yavaş yavaş can geldiği ve iyileşmeye doğru gittiği görülür. Öbür yanda ise duâsı kabul olmuş Hafız Ali zehirlenme belirtisi ile ağır hastalanır. Bediüzzaman’ın iyileşme sürecine girmesi ile birlikte, Hafız Ali’nin de durumu gittikçe daha da ağırlaşır. Acil olarak Denizli Devlet Hastanesi’ne kaldırılır. Hafız Ali, 17 Mart 1944 tarihinde vefat eder. Ölüm sebebi hastane kayıtlarında zehirlenme teşhisiyle geçer.
1898 yılında Isparta’nın Atabey ilçesine bağlı İslamköy’de dünyaya gelen Hafız Ali, küçük yaşlarda Kur’ân’ı hıfz eder. Daha sonraları genç bir hoca olarak erken yaşlardan itibaren insanlara Kur’ân öğretmeye başlar. 1929 yılında Bekir Ağa’nın aracılığıyla Bediüzzaman’la tanıştıktan sonra ömrünün her dakikasını Risale-i Nurlar’ı yazma ve onların yayılması için çalışır. 45 yaşında vefat ederken geride çocuk bırakmaz, ama kıyamete kadar ona duâ edecek milyonlar Nur Talebesi bırakır.
📍Üstad Hafız Ali Vefat Ettikten Sonra...
Hafız Ali Ağabey vefat ettikten sonra Denizli kabristanına defnedilir. Üstad Said Nursi Hazretleri, Denizli Hapsinden tahliye olduktan sonra ilk iş olarak yeşillikler içindeki kabristana gider,ve Hafız Ali’nin kabrini ziyaret ediyor. Kabrin başında Kur’an okuyan, dua eden Üstad Hazretlerinin ağzından şu kelimleler dökülüyor:”Bu şehid alem-i berzahta bir yıldız gibi parlıyor. O bir yıldızdır”
Yine Hafız Ali Ağabey’in mezarı başında Üstad Hazretleri ayrıca ”Hafız Ali, Mahkeme-i Kübra haşrinde Nur Talebelerinin bayraktarı olacaktır’’ ifadelerini kullanıyor. Bu ifadeler daha sonraları Nur Talebeleri tarafından Hafız Ali’nin mezar taşına şu ifadelerle kaydediliyor:”Haşirdeki mahkeme-i kübrada Nur talebelerinin alemdarı Nur fabrikası sahibi fidye-i üstad-ı mübarek menba-i envar Hafız Ali Ağabey (Ergin)”
____________
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri,bu konuda bir mektubunda, ” Gizli düşmanlar beni zehirlediler. Ve Nur’un şehid kahramanı merhum Hafız Ali benim bedelime hastahaneye gitti ve benim yerimde berzah alemine seyahat eyledi,bizi meyusane ağlattı.”(Lem’alar,263)
Bir başka mektup ise şöyledir:
(Güzel ve tam yerinde bir taziyename)
Aziz, sıddık kardeşlerim!
لِكُلِّ مُصٖيبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ
Ben hem kendimi hem sizi hem Risale-i Nur’u taziye ve merhum Hâfız Ali’yi ve Denizli mezaristanını tebrik ediyorum. Meyve Risalesi’nin hakikatini ilmelyakîn ile bilen bu kahraman kardeşimiz, aynelyakîn ve hakkalyakîn makamına çıkmak için kabre cesedini bırakıp melekler gibi yıldızlarda, âlem-i ervahta seyahate gitti ve tam vazifesini yapıp terhisle istirahate çekildi.
Cenab-ı Erhamü’r-Râhimîn, Risale-i Nur’un bütün yazılan ve okunan harfleri adedince defter-i a’maline hasenat yazdırsın, âmin! Ve onların sayısınca onun ruhuna rahmetler yağdırsın, âmin! Ve kabrinde Kur’an’ı, Risale-i Nur’u ona şirin ve enis arkadaş eylesin, âmin! Ve Nur Fabrikasına onun yerine on kahramanı ihsan edip çalıştırsın, âmin âmin âmin!
Siz dahi benim gibi dualarınızda onu yâd ediniz. Bin lisan onun lisanı yerine istimal edip o kaybettiği bir hayat ve bir dil yerinde manevî bin hayat kazandı diye rahmet-i İlahiyeden ümitvarız.
(Şualar, 13. Şua)
Ben merhum Hâfız Ali’yi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor. Eski zamanlarda bazen böyle fedakâr zatlar, kendi dostu yerine ölüyorlardı. Zannederim, o merhum benim yerimde gitti. Onun fevkalâde hizmetini eğer sizler gibi o sistemde zatlar yapmasa idi; Kur’an’a, İslâmiyet’e büyük bir zayiat olurdu. Ben, onun vârisleri olan sizleri tahattur ettikçe o acı gidiyor, bir inşirah geliyor.
Medar-ı hayrettir ki ben şimdi onun manevî, belki maddî hayatıyla âlem-i berzaha gitmesi cihetiyle, o âleme gitmek için bende bir iştiyak zuhur etti ve ruhuma başka bir perde açıldı. Nasıl ki buradan Isparta’daki kardeşlerimize selâm gönderip muarefe, muhabere ile sohbet ediyoruz; aynen öyle de Hâfız Ali’nin tavattun ettiği âlem-i berzah; nazarımda Isparta, Kastamonu gibi olmuş. Hattâ bu gece, mesmuata göre buradan birisi oraya gönderilmiş. On defadan ziyade teessüf ettim, ne için Hâfız Ali’ye onunla selâm göndermedim. Sonra ihtar edildi ki: Selâm göndermek için vasıtalara ihtiyaç yok, kuvvetli rabıtası telefon gibidir hem o gelir alır.
O büyük şehit, Denizli’yi bana sevdiriyor, daha buradan gitmek istemiyorum. O ve Mehmed Zühdü ve Hâfız Mehmed, hayatlarında gördükleri vazife-i imaniye ve Nuriyeye devam ediyorlar. Onlar pek yakından temaşa ediyorlar, belki de yardım ediyorlar. Evliya-i azîmenin dairesinde kıymetli hizmet noktasında mevki almalarından ben de o ikisinin Hâfız Mehmed’le beraber isimlerini silsilemde aktabların isimleri yanında yâd edip hediyelerimi bağışlıyorum.
(Şualar, 13. Şua)
”Merhum Hafız Ali’yi aynen hayattaki gibi Risâle-i Nur’la meşgul olarak en yüksek bir ilimde çalışan bir talebe-i ulûm vaziyetinde ve tam şehidler mertebesinde ve tarz-ı hayatlarında biliyorum ve o kanaatle ona ve onun gibi Mehmed Zühdü’ye ve Hâfız Mehmed’e bazı duâlarımda derim. Yâ Rabbî! Bunları kıyamete kadar Risâle-i Nur kisvesinde hakaik-i imaniye ve esrâr-ı Kur’âniye ile kemâl-i ferah ve sevinçle meşgul eyle; âmin. İnşaallah.” (Şualar, 290)
📍Hafız Ali Sekerat Anında Şunları Söyledi
Mübarek zat neredeyse sekerat halini almış. Hepimiz elini öptük sıradan, bir odanın köşesinde yatıyordu. Odası müsaitti. Elini öptük. Çok memnun olduğunu söyledi: “Kardeşlerim! Benim bugünlerde yüzde doksan dokuz berzah kapısını açma ihtimalim var. Ölümü severek karşılayalım… Ölümü gülerek karşılayalım… Nur talebeleri ölümden korkmaz… Ben çok memnunum… Üzüldüğüm bir nokta ise: Şimdiye kadar bunlar bizi serbestçe vazife yaptırmadılar. Vay geliyorlar, vay gidiyorlar, baskın var, yakalayacaklar gibi hep endişeli oldu bu hizmetler… Artık, Risale-i Nur küfrün bel kemiğini kırmıştır… Risale-i Nur perdeyi yırtacak, esas hizmetler şimdiden sonra olacaktır inşallah… Ben o hizmetlere erişemediğim için üzülüyorum…” dedi. İleri görüyor gibi mübarek her şeyi söyledi. Hep dedikleri çıktı. (Hasan Ağabey bunları anlatırken çok duygulanmıştı… Sesi titriyor, hem kendisi ağlıyor, hem de bizleri ağlatıyordu…)
📍HASAN FEYZİ YÜREĞİL'İN KABRİ
Konum
📍Genel Bilgi
Sorularlarisale Sitesinden:
Şair, edip, mutasavvıf ve muallim Hasan Feyzi Yüreğil, 1895 senesinde Denizli'de doğmuştur. Bediüzzaman Hazretlerini 1943 Denizli Mahkemesi sırasında tanıyan Hasan Feyzi Efendi Hapishaneye girmedi, fakat şiir ve yazılarıyla dışarıdan, hapishanedeki Üstad’ına ve Nur Talebelerine sahip çıktı, onlara kol kanat gerdi. Bilhassa, o günlerin çok ağır baskılarına maruz kalan Nur talebelerine şiirleriyle moral ve şevk kaynağı oldu. Hasan Feyzi’nin yazdığı bu manzumeler için, Savlı Abdulkadir Ağabeyden, Üstad’tan naklen şu hatırayı almıştık:
“Ben dua makamında okuyorum, çünkü o manzumeler ilhamla yazılmış, sizler de dua makamında okuyunuz.” buyurmuş Hz. Üstad. (Ağabeyler Anlatıyor-2 sayfa 31)
📍Hasan Feyzi'nin Şehadete Yürüyüşü
Nurlu Yıllar Eserinden:
BEDİÜZZAMAN’IN Emirdağ’da bulunduğu sırada bir vasiyet hazırladığını haber alan Hasan Feyzi, bunu Üstadın ölmek üzere olduğu şeklinde yorumlamıştır. Öyle muhabbetle dolu bir kalbin öyle bir haber karşısında hissettiklerine, öyle bir edibin kalemi tercüman olunca, ortaya şöyle bir mektup çıkar:
Anam ve babam ve tatlı canım sana feda olsun Üstadım. Birkaç gündür, acılarımıza zehirler katan ve ciğerlerimize şişler ve hançerler saplayan ve gözyaşlarımızı kızıl ırmaklara çeviren acı ve kara haberler almaktayız. Işığında derdimize devalar aradığımız o mübarek ay, âkıbet husufa mı uğruyor? Nuruyla bu güzel vatanı aydınlatan ve parlatan Üstadımız, bir daha dönmemek ve bizlere görünmemek üzere, âkıbet göç mü ediyor? Vâ halila!
Neşir ve tamim buyurduğunuz vasiyetname, bizler için hakikaten böyle bir kara haberi bildiren bir yeis ve matem işareti midir? Yoksa yıllardan beri rû-yi zeminde ağlayıp inleyen kimsesiz Müslümanların büsbütün kurtuluş beşareti midir? Bize bir haber sal. Sal ki, eğer böyle bir beşaret ise, senelerden beri hep ağlayan gözyaşlarımızı tutup, biraz da gülmesini bilelim ve öğrenelim.
Acaba bu, bize tahminlerimizi tey’id ve takviye edecek bir nevruzu mu, yoksa maazallah gözyaşlarını çağlatıp umman edecek bir nevmidi mi verecek? O bir vasiyetnâme mi? Yoksa bir tebriknâme mi?
Yoksa “Oğul, uşak ve aileden mahrumum; belki bana yas tutan ve mersiye yazan olmaz” diye, kendi mersiyeni kendin mi yazdın Üstadım?
Senin sayısı yüz binleri aşan büyük bir aile efradın var. Hem öyle ki, eğer istesen hepsi sana hayatlarını fedaya hazır; sana üç yüz elli milyon insan yas tutup ağlar. Belki sana aylar ve güneşler de ağlar; sana melekler mersiyeler okur ve yazar. Sana, seninle beraber daima “Lâ ilâhe illallah” deyip zikreden geceler de, gündüzler de ağlar Üstadım!
Şimdiye kadar hangi ölünün böyle milyonlarca yasçısı, mersiyecisi ve aile efradı vardı ki?
Sen bize sultanların ve hakanların bile bırakamayacağı bir mirası, çok zengin ve büyük bir hazineyi ölmeyecek olan Risaletü’n-Nur’u armağan edip asıl dosta gidiyorsun?
Allah senden ebediyen râzı olsun Üstadım. Demek bundan sonra kederlerimizi onunla giderip, bütün müşküllerimizi o Risale-i Nur’a havale edeceğiz; gece ve gündüz hep onunla mı müteselli olacağız?
……..
Şahsıma ait diye, belki bu yazılarımı da kabul etmek istemezsin; fakat kabul buyurmanı rica ederim. Çünkü ben, seni medh ü sena etmiyorum. Ben seni medhini ve vasfını, hep Hazret-i Kur’ân’a, âriflere, aktab ve evliyaya havale ediyorum. Esasen benim o dil, o kudret o iktidar yok ki! Ben ancak, bu ölüm ve göçme hadisesinin bize saldığı elemlerden ve yağdırdığı kederlerden ancak bir damlasını yazıyorum. Zaten şimdiye kadar sana Gavs dedik, Münci dedik, Kutub dedik; hiçbirini kabul etmedin. Veli dedik, Hazret dedik, asla iltifat etmedin. İsmini ve resmini, nam ve nişanını hep unutmak ve unutturmak istedin. Kendini hâk ile yeksân ettin, son Ebu’t-turâb sen oldun. Senin Kur’ân hâdimliğinin meddahı ve vassafı o Hutbe-i Ezeliye iken, biz âcizler seni nasıl medhedebilirdik, nasıl tarif ve tavsif edebilirdik?
Madem ki, Kur’ân-ı Kerim sana “Said” demiş. Elbette sen saidsin; hem ismin ve hem resmin saiddir.
Madem ki, Kur’ân sana said [sad ile] demiş. Elbette hem için temiz ve tahir, hem de dışın.
Madem ki, Celcelutiye sana Bedi’ demiş. Bundan daha güzel medih ve bundan daha âlâ ve ezkâ bir vasıf mı olur? Sen böyle nişanlar ve ihsanlarla bu asrın bir hidayet serdarısn. Bizler senin kadrini ve bu kıymetini bilemedik. Senin büyük kadrini ve şanını gelecek olan asırlar takdir edip, asıl menkıbe ve mersiyeni yine onlar yazacaklar.
Âh, ne olurdu, şimdi şu sayılı nefeslerini verdiğin şu anda, şu son deminde, huzurunda ve yanında bulunup, sana hizmet edebilseydim! Son kelâmını ve son vasiyetini işitebilseydim! Hararetten kuruyan o mübarek ağzına sıcak bir fincan çay, birkaç damla su verebilseydim! Ağrıyan mübarek kollarını ellerimle tutup oğuşturarak ve kanayan bu kalbi kalbine karşı koyarak mübarek başını yüzlerce yerinden yaralanıp delinen sineme ve ağuşuma alıp evvelâ ben üfül etseydim! Risaletü’n-Nur’un telifini tamam edip, neşrinin dahi esbabını temin ve tanzim ederek ve talebelerinize, biz âcizlere bırakarak ebediyete, Refiḳ-ı A’lâya ve Allah’a gidiyorsun. Âlem-i ervaha uçtuğunda bizi unutma. Büyük ağabeyimiz—ki şanlı ve muhterem şehi Hafız Ali’dir—ona ve bütün kardeşlere ve ecdada ve atalara ve evliyanın büyük ruhlarına bizden selâm et. Hâlet-i nez’imizde, ve berzahımızda, ruz-i ceza ve mahkeme-i kübramızda bize şefaatçi ol…
Âh! Demek o suikastçılar nail-i meram mı oluyor? Demek güzel yüzün bize artık haram mı oluyor?
Âh! Ahbabin ağlayıp, a’danın güleceği böyle kara bir günü görmek istemezdik. Biz hep halâsı bekler ve arardık. Demek onlara bayram, bize matem mi var? Biz dostlara ne diyelim, seni soranlara ne cevap verelim? Demek bundan sonra, seni bu dünyada şu baş gözümüzle bir daha görmeyecek miyiz? Artık vuslat, hasrete mi döndü? Öyle ise rüyamızda olsun bize görün dur. Kusurumuza bakma, âlemi-i hayal ve menamda olsun teselli buyur. Biz senin terhisini ister ve serbest olmanı dilerdik, fakat öyle mevt tezkeresiyle değil. Yoksa ten kafesinden uçan can kuşunun, daha şen ve daha serbest beden kınından çıkan o ruh kılıncının, daha parlak, daha keskin olacağını ve o vakit bize daha şefik ve daha rahim ve daha kurtarıcı olacağı için mi ölümü arzuladın Üstadım?
Çünkü Hafız Ali’yi evvelce yerine bedel göndermeye razı olduğun ve icra ettiğin halde, bu sefer hiçbir bedel ve feda da kabul etmiyorsunuz. Hüsrev gibi bir sevgilinin, senin yerinde ölmek teklifini reddediyorsunuz. Demek göç ve sefer muhakkak mı Üstadım? Demek Hazret-i İmam-ı Ali’yi ağlatıp, Ömer’i şaşırtan, Ehl-i Beyti inletip, Medine-i Münevvereyi karartan o hâl-i pür-melalin bir nümunesi, âkıbet bizim garip başlarımıza da mı çöküyor? Pek vakitsiz, pek erken değil mi Üstadım?
Sana bu mektubum acaba son mu olacak diye titriyorum. Gerçi sen diyorsun; mektuba, şahsa ve söze ne hacet, bize uzaklık ve yakınlık yok, birimiz şarkta, birimiz garpta veya kabirde olsa, yine istediğimiz zaman görüşebiliriz. Evet, âmennâ, bu doğrudur. Fakat benim gibi körler ve körpeler ne yapsın Üstadım?
Otuz yıl evvel Lemeatınızda yazdığınız:
Yetmişinci olmuştur, o mezara bir mezar taş,
Beraber ağlıyor hüsran-ı İslâm’a
hakikati bu muydu, böyle mi tecelli edecekti? Aziz canınızın canan eline cemal güllerine ermesi bu dem mi idi?
Yirmi beş yıldır çekmekte olduğunuz çilelerden halâs ve necatınız böyle ölümle mi, ayrılıkla mı olacaktı? Acılar ve ağrılar çeken ve zehirler içen o mübarek kalbinizin istirahati, böyle varıp kara toprağa yatmakla mı olacaktı?
Hiçbirimizin huzurunuzda hazır bulunmadan ve bu gözümüzle bir daha görmeden, yapayalnız ve ücra bir köşede bu ölümün, bu üfülün ne acı ve ne hazin! Günün birinde, birden bire “Üstad ölmüş, âh!” diye bir ses işitmek, veya bir iki satırlık mektup almak, veyahut rüyada görüp pür-telaş uyanmak ve sarsılmak ne kadar elîm, Üstadım!
Mübarek vasiyetnamenizi görmek ve okumakla ve korkulu ve endişeli haberler gelmekle beraber, biz hâlâ bu irtihal ve mevt hâdisesinin bu kadar yakın bir zamanda vuku bulacağına inanamıyoruz. Hattâ bunu şu surette tevil ve hayır ile tefsir ederek, bunun eza ve işkencelerden ve esaretten kurtulması ve dirilmesi alâmetidir diye telâkki ediyoruz.
Evet madem ki “İnn eke meyyitûn ve innehüm meyyitûn” var. Senin de bir gün olup öleceğini biliyoruz. Fakat böyle tenha ve garip, mesmum ve mağmum ve işkencelerle ve biraz da mevsimsiz olarak değil…
Yirmi beş senedir seni hep menfalarda ve hep ücralarda arayan bu hicranlı gönüller, demek hiç mi gülmeyecek? Üç-beş sene, hattâ bir senecik olsun, gözlerimizle serbest olarak, bu dertliler ve kimsesizler hiç mi görmeyecek?
Zehirli yılan ve akreplerin bile gezip dolaşmasına, vahşî ve kâfirlerin bile serbest yaşamasına açılan bu yeryüzü yalnız sana mı yasak? Dünya kurulalı akan ve harlayan ve her zîruha helâl ve mübah olan gümüş gibi ırmak ve çayların tatlı ve serin suları, bağ ve bahçe ve gülistanları ve bunların türlü çiçek ve meyveleri yalnız sana mı memnu?
Çekilen âhlar yüzünden yalnız senin değil, yüzlerle yerinden delinen hepimizin ciğerlerimizin tamiri ve tedavisi kabil değil. Biz hep ağlayan bu beşeriyetin gözyaşlarının seninle, yani Risale-i Nur ile dineceğine, hep sızlayıp acıyan kalplerin, hâdim olduğun nurlarla teselli bulacağına bel bağlamış ve inanmıştık.
Böyle bir emr-i Hak vuku bulduğunda, seni nerede defnedeceğiz? Konya’da Hazret-i Mevlânâ’da mı? Civar-ı Hazret-i Eyyûb’de mi? Yoksa Cennetü’l-Muallâ veya Cennetü’l-Bâkî’de mi? Bunu bize açıkça bildir
……….
Âh o Emirdağı! Biz onun nasıl bir dağ olduğunu hâlâ anlayamadık, ondaki esrarı hâlâ çözemedik. O dağ hakikaten Emirdağı mı? Yoksa esirdağı mı? O dağ bize bir dağ oldu. O dağın vurduğu dağ yine bizi dağladı. Onun dağı bizi yaktı, kavurdu. O dağ bizim bir dağımız üzerine binlerle dağ vurup, hepimizi dağdâr-ı hüzün ve elem etti.
Âh, o dağ yüz binlerle kardeşin yetim kalmasını kastetti. Hepimizi diri diri ateşlere yaktı. Hasılı o dağ seni harab, bizi kebab etti Üstadım. Ona Emirdağı değil, eceldağı demeli. Seni aramızdan alıp kendine ve içine çeken o dağa, Emirdağı değil, emendağı demeli.
……………..
“Ey benim kıymetli babam” diye ağlayan Fatımatüz’z-Zehra anamız gibi “Ey seyyidimiz, ey Üstadımız! Va esefâ, va kürbetâ!” diye yaşlar döküp ağlıyoruz. O anamızın dediği misillü biz de deriz:
Âh sevgili Üstadımız! Üzerimize öyle musibetler çöktü ve döküldü ki, eğer o musibetler şu güneşli güzel gündüzler üzerine dökülse ve yağsa idi, gündüzler kararır, muhakkak gece olurdu. Artık bundan sonra yapacağımız bir şey varsa, o da “Semler içen, gamlar çeken Üstadınız göçtü bekaya; hasret kalan kardeşlerim, dostlarım size olsun elveda” deyip ağlamak, hep ağlamak…
..............
📍"Çekilip Nur-u Hidayet" Şiiri
Nurlu Yıllar Eserinden:
Bir hazîn ayrılış
Yine firkat, yine hasret, yine hüsran...
DENİZLİ MAHKEMESİNDE beraat ettikten sonra, Bediüzzaman bir buçuk ay kadar Şehir Palas Otelinde kalır. Daha sonra, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun kararıyla, Bediüzzaman Afyon’a sürgün gönderilir.
Bediüzzaman’ı götürecek olan trende yaşanan, ayrılıkların en hazînidir. Denizli’den on kilometre uzaktaki Goncali istasyonuna kadar Üstadını uğurlayan Hasan Feyzi, ayrılırken, gözyaşları içinde ona bir mektup uzatır. “Hazretinize buradan ayrılırken söylemiştim” diye başlayan mektubun geri kalan kısmı, bugün dillerde dolaşan Ayrılık şiirinden başkası değildir:
(Mekteb-i fünunda ve ulum-u İslâmiyede gayet müdakkik ve kıdemli muallimlerden Hasan Feyzi’nin bir şiiri)
Hazretinize buradan ayrılık söylemiştim
Çekilip nur-u hidayet yine zindan olacak,
Yine firkat, yine hasret, yine hüsran olacak.
Yine sen, yaş yerine kan akıtıp ağla gözüm,
Çünkü hicran dolu kalbim yine hicran olacak.
Yine göç var diye Mecnuna haber verme sakın!
Yine matem, yine zâri, yine efgan olacak.
Açılan ol gül-ü tevhid, sararıp solsa gerek,
Kapanıp kâbe-i irfan, yine viran olacak.
Haber aldım ki yarın yad olacakmış bize yâr,
Ne büyük yâre ki, kimler buna derman olacak?
Bu büyük derd-i elemden kime şekva edeyim?
İşiten nâlemi, hep ben gibi nâlân olacak.
O şifa-bahş olan envarını sen çeksen eğer,
Bana kim nur verecek, kim bana Lokman olacak?
O temiz pak nefesin, âb-ı hayatı bu çölün,
Onu dûr etme ki her fert ona reyyan olacak.
Hele ol nur-u şerifin kime değmişse eğer,
Küçücük zerre de olsa, meh-i tâbân olacak.
O lütufkâr, o keremkâr eli öptükçe benim
Bu küçük kalb-i hazînim yine handan olacak.
Bab-ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem,
Dahi nezrim bu ki canım sana kurban olacak.
Nazarın erse garip başıma ey nur-u Hüdâ,
Bugün artık bu hakir bendede umman olacak,
Bu anasır, yüzüne her ne kadar çekse hicab,
Yine haksın, buna şahit yine Kur’ân olacak.
Kab-ı Kavseynden alıp dersimi bildim ki ayân,
O güzel nur-u bedi’, mânevî sultan olacak.
Sakınıp, Feyzi-i biçareye bahs açma bugün,
Yeni baştan yine şeyda, yine giryan olacak.
...
Biçare talebeniz
Hasan Feyzi
📍Emirdağ Lahikasında Hasan Feyzi Abi Hakkında
Pek çok alâkadar olduğum ve Risale-i Nur'un gayet ehemmiyetli bir merkezi ve az zamanda pek çok Nur işini gören Denizli Hüsrev'i ve gayet ciddî ve sadık rüfekaları, hususan hâkim-i âdil ve Muharrem ve Hafız Mustafa ve sairenin namına bayram tebrikiyle, Hasan Feyzi'nin şiddetli ve tehlikeli hastalığını beyan eden bir mektubu, çok ehemmiyetli bir kardeşimiz olan Muharrem'den aldım. Kanaat-i kat'iyem geldi ki, Hasan Feyzi, aynen şehid Hafız Ali (rahmetullahi aleyh) gibi, benim musibetimin kısm-ı âzamını kendine alıp mânevî bir fedakârlık eylemiş. Hafız Ali, benim bedelime birkaç emare ile berzaha gittiği gibi, bu Hasan Feyzi de aynı hastalığım zamanında, aynı vakitte, aynı müddette, aynı tarzda, aynı sıkıntılı dışarıya çıkmamakta tevafuku kuvvetli bir emaredir ki, bana çok acıyan ve şefkat eden o kardeşimiz, mânen hastalığımı kısmen kendine aldı. Bu dört cihetle tevafuk içinde yalnız bir fark var. Benimki zehirden, tesemmümden, onunki soğuktan gelmiştir. Elbette Hastalar Risalesi bizim bedelimize onu tesellî edip iyadetü'l-mariz gibi keyfini sormuş ve hastalıktaki büyük sevaplar ve sıkıntılarını sürura kalbetmiş. Cenâb-ı Hak, şifa-i âcil ihsan eylesin. Âmin.
Said Nursi
📍Emirdağ Lahikasında Hasan Feyzi Abi Hakkında 2
Evvelen: 1 لِكُلِّ مُصِيبَةٍ: اِنَّا للّٰهِ وَإِنَّاۤ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ
Risale-i Nur’un kahramanlarından ve Hafız Ali’nin makamına geçen merhum Hasan Feyzi’nin vefatı, Denizli’ye, Risale-i Nur dairesine ve bu memlekete ve âlem-i İslâma büyük bir zayiattır. Fakat kendisi, pek samimî ve hâlis ve fevkalâde beyanatıyla ve dersleriyle, inşaallah, kendi yerinde çok Hasan Feyzi’lerin yetişmesine bir zemin ihzar etmiş, sonra gitmiş. Aynen biraderzadem Abdurrahman gibi, bir iki senede on sene kadar Nurlara kıymetli hizmet etti. Güya o da, Abdurrahman da çabuk dünyadan gideceğiz diye on senelik vazifeyi bir iki senede gördüler.
Ben, merhum Hasan Feyzi’nin vefatını onun şahsı itibarıyla tebrik ediyorum ve Denizli’yi ve Nur dairesini ve bu memleketi cidden taziye ediyorum. Bu çeşit zülcenaheyn ve hakikî mü’min ve müdakkik bir âlim ve yüksek bir edip, muallim ve tesirli bir vâiz ve müderrisi kaybettiği için, büyük bir musibettir. Cenâb-ı Hak, inşaallah, Denizli gibi kahramanlar ocağından çok Hasan Feyzi ruhunda Nurlara sahip ve naşir çıkaracak. Bir tane, toprak altına girer, vefat eder, fakat yüz tane sümbüller meydana geldiği gibi; rahmet-i İlâhiyeden ümitvarız ki, Hasan Feyzi de öyle kudsî bir sümbül verecek, çok Hasan Feyzi’ler Nur dairesinde yetişecekler, vazifesini daha ziyade yapacaklar.
Saniyen: Bu kahraman kardeşimizin, hayatta kaldığı gibi, defter-i hasenatına herbirimiz, mânevî kazançlarımızı, umumda olduğu gibi, hususî bir surette dahi o kardeşimize hediye etmeliyiz. Ben, kendim, onu da, Hafız Ali, Hafız Mehmed ve Savalı Ahmed ve Mehmed Zühtü’nün beşincisi olarak evliya-i azimenin has dairesinde, mânevî kazançlarımı ona da bağışlamaya karar verdim. O zatın ağır şerait altında Nurların intişarına büyük hizmetler eden Nur hakkındaki fıkraları, Lâhikada olduğu gibi, münasip gördüğünüz bazı mecmuaların âhirine de o tesirli mektuplarının birer tanesini ilhak ediniz. Nasıl ki Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikar’da yazılıyor; tâ onun o canlı fıkraları, onun bedeline Nurlara hizmet etsin.
Hem, benim bedelime onun küçücük medrese-i Nuriyesi olan hanesindeki akrabasına ve Denizli ve civarındaki büyük medrese-i Nuriyedeki refiklerine ve talebelerine ve Nur şakirtlerine tâziyemizi tebliğ edip deyiniz ki: Ben, bütün ömrümde, bu derece, bir vefattan bu kadar müteessir olup ağlamamıştım.
Hem size bundan evvel yazdığım mektuptaki şiddetli hiddetim ve dimağımdaki perişaniyet, şimdi tahakkuk etti ki, o kahraman kardeşimizin vefatı gününden başlamış. Hattâ o tesir, ihtiyarımı selb etmişti. Öleceğim diye hizmetçiye vasiyetimi söyledim. Demek, ikinci bir ruhum hükmünde Hasan Feyzi, benim bedelime ölmüş ve ölüyor. Hattâ onun vefat mektubu, bütün bütün âdetime muhalif, bir buçuk saat elimde iken açamıyordum. Her neyse... Bütün bu elîm acılara mukabil, inayet-i İlâhiye imdada geldi; hem kendimi, hem onu, hem Nurcuları mesrurane ruh u canımızla tâziye içinde tebrik ettim. Bin bârekâllah ve binler rahmetullah dedim, terhisini alkışladım.
Salisen: Merhum Hasan Feyzi’nin berzaha gitmesi ve vazifesi münhal kalması ve mekteplileri Nurlara sevk eden yüksek muallimlik ve mekteb-i fünunda mütefenninlik sıfatları çok mekteplilere bir parlak nümune-i iktida olması cihetini teessüfle düşünürken, birden, aynı sistemde hem muallim, hem iki mahdumuyla Nurcu, hem Hasan namında, hem bu iki Hasan’lar gibi müstesna ve fedakâr bir muallim olan Ahmed Fuad’ı Nur dairesine girmeye vesile bulunan Dadaylı Hafız Hasan’ın üç seneden beri hiç mektubunu almadığım ve halini ve Nurlara devamını bilemediğim halde, bir mektubunu aldım. Dedim: Bir Muallim Hasan gitti, yerine bir Muallim Hasan ve çok fedakâr diğer bir Muallim Ahmed geldi.
Aynı vakitte, hacca gidip yeni gelen Bolvadinli bir Hasan yanıma geldi, Nur dairesine girdi, risaleleri aldı, tenvir etmeye başladı.
Üç dört saat sonra, Emirdağının bir Hüsrev’i ve Feyzi’si, çok hayırlı olan Tabib Hayri yanıma geldi. Dedi: “Buranın ehemmiyetli bir mektep muallimi Abdurrahman (bu muallim aynen Feyzi kadar Nura hizmet etti) Nurlara talebe olmak istiyor. Kabul etseniz, Asâ-yı Mûsâ’yı vereceğiz.”
Dedim: “Veriniz.”
Hem, o merhum Hasan Feyzi gibi az zamanda çok hizmet eden kardeşimiz Mustafa Osman’ın o günde gelen mektubunu gördüm ki, Kastamonu Lisesini kısmen bir cihette şereflendiren ve şimdi darü’l-fünunu Nurlandırmaya çalışan mektepli Mustafa, Nur makinesi münasebetiyle Nurlara zarar gelmemek için matbuat kanununu hatırlatıp ihtiyatkârane muhaberesinden bahsediyor.
Ben dedim: Hadsiz şükür olsun ki, bir muallim terhis edildi, onun bedeline iki Hasan ve iki Mustafa ve üç muallim ve bir çalışkan muallim, vazifeleri içinde Denizli kahramanının vazifesini görüyorlar. İşte bu hal işaret eder ki, nasıl Hafız Ali gitti, Denizli onun yerine geldi, acısını unutturdu; öyle de, bir Hasan Feyzi gitti, yerine bir dârü’l-fünun gelecek, inşaallah acısını unutturacak. Umum kardeşlerime selâm.
Said Nursi
📍Emirdağ Lahikasında Hasan Feyzi Abi Hakkında 3
Salisen: Denizli’nin bir mânevî kahramanı merhum Hasan Feyzi’nin (r.h.) Isparta kahramanı merhum Hafız Ali’nin (r.h.) yanına gitmesi gerçi bizi çok müteessir ediyor; fakat onun gayet has bir talebesi ve Nur’un hâlis bir şakirdi Sıddık Muharrem’in dediği gibi deriz:
O, bir cihette, ölmemiş; belki vazifesini acele bitirmiş, âlem-i berzaha istirahat için gitmiş, terhis edilmiş. Hafız Ali ile beraber, mânen, şefaatleriyle ve bıraktıkları tesirli Nur hakkındaki eserleriyle yardım ediyorlar, yine mânen Nura çalışıyorlar. Elbette mânevî şehid hükmünde olmalarından, Meyve’nin On Birinci Meselesindeki ilm-i nahiv talebesinin kendini medresede bildiği gibi, Hafız Ali ile Nur hakikatlerinin müzakeresi ve vefat eden Nurcuların dairesinde meşgul olmalarını, merhamet-i İlâhiyeden kuvvetle ümitvârız. İnşaallah, Cenâb-ı Hak, onun vazifesini dünyada gördürecek, Nur dairesinde çok Hasan Feyzi’leri yetiştirecek.
Yalnız o mübarek kardeşimiz, benim gibi resmî ilaçlardan çekinmediği için bir sehivdir. Ben ondan ziyade ıztırapta iken, “Nurcuların duası yeter” diye maddî ilâçları aramadım ve hastalık hakkında kimsenin fikrini alıp evham etmedim. O merhum kardeşimiz, bu noktada bana muvafakate muvaffak olamamış. Nurlar hakkında parlak fıkralarında, bu biçare kardeşine kendini kurban etmeye söz verdiğinden ve Nur vazifesini acele yapmasıyla istirahat âlemine gitti. Ben, hem onun akrabasını, hem Muharrem gibi kıymetli, ciddî talebelerini ve Denizli ve civarı Nurcularını tekrar tâziye edip, bizler gibi onlar da o merhumu hasenatlarına hissedar ederek hasenat cihetinde ölmemiş gibi, defter i hasenatına haseneler yazdırsınlar diyerek umum onlara binler selâm ve ona binler rahmet deriz.
Said Nursi
📍HESNA ŞENER (EKLENECEK)